Yârim yara’n neresi?

Mazi

Şuncacık kesikten çizikten, moraran dizden avuç içinden çıkardığım sonuç, açılmasıyla kapanması bir olmuyor yaranın. Önce öyle ince ince, sıvı saydam bir su akıyor açık yaradan. İki üç gün yara kendince, edebiyle ağlıyor veya diyelim ısrarla açılıyor dünyaya- mesela. Sonra açık kahverengi bir kabukla örtüyor üstünü incelikle, güzellikle, olgun yaralara yakışan bir tahammülle. Ancak kabukla birlikte morarmaya başlıyor yara, ancak derinin üzerinde beliren kahverengi kapakla, derinden gelen bir mor renk sarıyor deriyi çok geciktirmeden, mordan bir hale süslüyor yarayı zamanla. Nasıl derinden yaralandığını ancak bir iki gün geçince anlıyor insan yani aslında.

Yani mesela senelerce önce bir gün gecenin kör fakat şahsiyetli bir vakti, bir film izledikten sonra, düşerken aşka, esmer adamın birine hikayeni naklederken hem yaranı(n izini) hem morluğunu görüyor esmer adam zekice bir çalımla. Yani diyorsun, bunca sene sonra, a-ah meğersem yaralanmışım sahiden, mazbut ketum bir hüzünle haleler değmiş yaralarıma. Mesela. Mesela, iyi bir dostun, birkaç sene süren bir içkazıyla, iç görüyle, dönüp bölünüp içe düşen bir sezgiyle anlıyor, bir yara var tam ortasında neşesinin. Kendine balkabaklarından daima yeni trajediler deşmesinin… bir anlamı var. Derinde bir yarayı her defasında kendi kendine kucaklıyor-muş, meğersem o da. Bazen haftalar, aylar, yıllar geçiyor yaranın ne derinden başladığını anlatana kadar sana dünya.

Yaranın bir aritmetiği yok işte. Bugün kalbi kırılan sevdiğim bir dostumun, ölçüp yarasındaki cerahati, kırığı, kabuğu, kehaneti, kaç gün daha canının acıyacağını tespit etmesinin imkanı yok. Daimi bir devası da yok yaranın, acıya karşı bir aşı, önlem, çelik ayna kara kilitler bulmanın alemi yok. Bir miktar iyileştirir gibi, ehlileştirir gibi ağrıyı, yaranın üstünü kapatan o kabuğu sebatla, inatla beklemekten başka yapacak bir şey yok yaralandığında. En fazla uyduruk bir şiir yazarsın yara’dan ilhamla, en fazla ‘yanıyordu/ağrıyordu/ah kalbim!dizim!elim! bu elem hikaye benim’ filan… Mesela.

Sonra dün ben, elimde dizimde sonunda kabuk bağlamış ve artık eskimiş, haber değerini yitirmiş yaralarımı çoktan unutmuşken, bunaltıcı bir Nisan yağmurunda kayıp düşüyorken, son anda bir yere tutunayım derken incittim boynumu. Bu noktada bir teşhis, bir merak mesela bir soru iyi giderdi. Niye düşüp duruyorsun be kadın, dese içimde cüceler toplanıp bir agorada, bir yaşlılar meclisinde, ortak bir kararla. Olurdu yani, hak verilirdi onlara. Yani yine sızıl sızıl sızlanmaya, ah boynum diye diye mırıldanmaya kendimi ittim. Madem dedim yaramaz sümüklü çocuklar gibi düşüp yara açıyorum kendime boyuna, o zaman dedim ey yara eyvallah, bunu hak ettin. Tutumlu, mantıklı bir kararla bu yazıyı da yaralarıma ithaf ederim!

Sonra sabah gibi bir şey oldu, saat 5 ne sabah demeye ne geceye uygundu. Saat beş daha çok erkendi, sevgiliyle uyanmalar uyandığımız bir vakitti şehrin merkezinden uzaktaki bir semtte. Horozların öttüğü, sabahlayan kimselerin bile yavaştan uykuya döndüğü bir saatti. Bir sızıyla uyandım, bir ağrıyla. Yaralar öyle, bazen kendini ısrarla hatırlatıyor yaralanana. Kas gevşeticiler hayalini kurduğum, umduğum gibi uykusunu getirmiyor insanın. Yine öyle cingöz Hanife gezdim evde sızlana sızlaya, dostları, aile üyelerimi, sevgiliyi aradım, mesajlar attım ağrıya ilgiyle merhem olsunlar diye. Ağrıya ilgiyle merhem diye bir şey gerçekçi değil elbette. Ağrıya merhem eczanelerde satılıyor, alıyoruz, ne kadar işe yarıyor orası da ayrı bir şaibe. Sonra saat beşte uyanıyoruz ve yazı yaraya kayıyor boyuna.

Kapanan, kabuk bağlayan, kapı kıran, kıran kırana her yara bir gün yazıya konuyor illa.

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*