Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Yangın bir ders, kül bir hatıra

Yangın

Pazar sabah kahvaltısı için Ümraniye sırtlarında pide pesindeydim. Taksiyle, Fatih Sultan Mehmet köprüsü dönemecine doğru bir sokağa girdim. Öyle bir sokak ki birisi sizi oraya öylece bıraksa, Trabzon’da bir mahallede olduğunuzu sanırdınız. Solumda Haz Karadeniz, sağımda Öz Karadeniz, bir yanda Bordo Mavi Pide Salonu diye ilerliyordum. Sekerim düşmüş, bedbaht bir haldeydim. Hangisiydi gideceğim o kadar yer arasında? Sokağın biraz ilerisindeki bir dükkânın kapısında ‘aradığın yer burası’ diye bir yazı belirdi. Alice’in beyaz tavşanı takip edişindeki gibi bir merakla taksiyi durdurup seke seke dükkâna ilerledim. Açlıktan taksicinin bana hangi Arap ülkesi parası olduğunu bilmediğim bozuk paraları verdiğini görmedim. Oysa helallik istemiş, ben de düşünmeden vermiştim. Pideciden çıktıktan sonra hoşlandığım bir kızın doğum günü için bir kartpostal yollayacaktım. Allah’tan postane yakındı. Küçük bir ziyafet sonrasında, kapıda şişman bir kedi gördüm güneşe doğru yuvarlanmış. Beni görünce peşime takıldı. Postaneye doğru beraber yürüdük.

Ne güzel bulmuştum yahu pideciyi diye düşündüm yolda. Yabancı bir yerdeyken bazı şeyleri bulmak vakit alıyordu. Ümraniye yabancı bir yer değildi ama çok da tanıdık durmuyordu. Uzak bir akraba gibiydi. Yabancı şehirler ise tamamen farklı bir meseleydi. Oralarda aynı güzergâhları dönen turistik kırmızı otobüsler vardı bir kere. Bunlara binmek bana şehri üstün körü de olsa hızlıca tanıma fırsatı ve bununla gelen bir güven veriyordu. Geçtiğimiz yolların sağ ve solundaki abideler ve taktığımız kulaklıkta bu abidelerin tarihçeleri, anekdotlar… Gerçi bir keresinde trafik öylesine ağır, şoför de öyle yavaş gidiyordu ki fonda akıp duran sesli program güzergâhın çok ilerisine geçmiş, olmamız gereken yerlerle alakamız kalmamıştı. Kasetteki kadın ‘Sağ tarafınızda şehrin en güzel parkını görmektesiniz’ derken, biz sağımızda gecekondu-vari yapılar görüyorduk. Aynı şekilde sol tarafta görmemiz gereken abideler de yerinde değildi. Bunları düşünecek vaktim yoktu, şişman kediyle yolculuğumuz devam ediyordu.

Postane kalabalıktı. Sıra numaramı aldım, asgari bir iki saat bekleyecektim. Bazen hastanelerde de bu numaralardan verdikleri geldi aklıma. Postanede beklemek sadece beklemekti, hastanede beklemek ise ölümle tango olabilirdi. Sıtmaya razı oldum, halime şükrettim. Salonda beklerken bir seçim döneminin Orta Asya steplerinden ilham almış melodisi cep telefonu müziği olarak yankılandı ve herkes telefonuna baktı. Ne zaman ki telefonun sahibi telefonunu açtı ve salondaki telaş son buldu, vezne arkasındaki abiden bir zarf istedim. Elimdeki kare kartpostal, uzattığı ince uzun zarfa sığmayacaktı. Bu çok barizdi. Düşünceli bakışıma, boş bir bakışla karşılık buldum. “Abi” dedim “bu bunun içine sığmayacak gibi”. Abi bana bakmaya devam etti. Bu bakışta birkaç ihtimal vardı.

Birinci ihtimal, bana baktığına göre kartı kendisine yazdığımı düşünmüş olmalıydı ki bekledi. Ona kart yazmış olsam, niye zarf isteyeydim? Kart önündeydi ve duygularımı ifade ediyordum. İkinci ihtimal ise, zarfı başkası için istediğimi anladı ama kartın içindeki yazıyı beğenmedi ve kafasından ‘olmayacak duaya âmin deme kardeş’ diye geçirdi. Mümkündür, abi belki aşk meşk islerinde akıl hocası olabilirdi… Gelgelelim ‘Dur arkadaş, başka bir şey yazalım’ da demedi. Kartın ona olmadığını anladıysa, buna niye karışırdı? Belki de bir gerekçesi vardı. Tabii ya, postanelerde ne hafıza vardı. Şans verilse hepimize güzel tavsiyeler vermezler miydi? ‘Çok harcama yapıyorsun, eşinle aran ne ara bu kadar bozuldu be arkadaş keşke böyle yapsaydın…’

Birinci ihtimal daha ağır bastı. Abi dedim kart sana değil. Hayır sana olsa ne bileyim “postanedeki veznedeki abi iyi ki doğdun” yazardım ve üzerinde kalp olan bir kart seçmezdim. Abi yüzünü ekşitti. Belki de sahiden bir kart bekliyordu. İlahi bir şey oldu, ‘Dur’ dedi ‘daha büyük bir zarf vereyim’ dedi. Ücreti söyledi. Elimdeki taksicinin verdiği bozuk paraların üzerindeki petrol kulelerine baktım. Ben bu tufaya nasıl gelmiştim. Dışarı çıktığımda kedi kapıda bekliyordu. Ne oldu içeride der gibi baktı. ‘Ne olacak dedim’ kafamı sallayarak.

Şimdi diyeceksiniz ki bir pide ararken nerelere geldik. Bir bağlantı var aslında. İnsanlar olarak, kadın-erkek ilişkilerinde bir arayış içerisindeyiz. Bazen ne istediğimizi biliyoruz bazen de bilmiyoruz. O ‘aradığımızı bulduğumuz’ yerlerde, kişilerde karar kılıyoruz. Bir süre geçiyor yabancı şehirlerde bir kaseti takip etmesi gerekirken, çizilen güzergâhının tamamen dışında kalan turistik otobüslerdeki gibi sağda olması gerekenler sağda, solda olması gerekenler solumuzda olmayabiliyordu. Kulağımıza fısıldananlar, ezberlerimiz ve beklentilerimiz ikili ilişkilerdeki gerçeklerden farklı çıkabiliyordu. Belki de postanedeki abi gibiler, işlerin ters gitme ihtimaline karşı bizleri bu süreç boyunca garip sessizlik içinde uyarıyordu. Bazılarının bazı şeyleri daha iyi görme ihtimali yadsınamazdı.

Hadi diyelim aklımızdaki hayal gerçek oluyor, istediğimiz eşleri bulduğumuzu düşünmüşken bir süre geçiyor, gerçeklerimiz değişebiliyordu. Güzel bir düzen, uzun bir hüzne dönüşebiliyordu. Ve en kötü ihtimalde, bir yangın oluyor, ama her yangın gibi sönüyordu. Sen de kalpli bir kartpostal gördüğünde, Ümraniye sırtlarındaki anılarınla başbaşa kalıyordun bir anda.

Sondaki senle baştaki sen aynı misin bilemezsin. Aldığın derse bakar. Yangının görevi ders vermek, külün görevi hatırlatmak. ‘Bu sefer doğru yoldayız’ dedim kediye gülümseyerek.

Kedi anlamaz anlamaz yüzüme baktı. Miyav dedi.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yangın tarafından en son yayınlananlar

Yangına Akraba Olmak

Pavana Reddy bir şiirinde “babam fırtınaydı / annem yağmur / bir yangından

Milenyum Girdabı

Bu yazımda bir arkadaşımın başından geçen bir hikayeyi anlatacağım size. Genelde kendimi
YUKARI ÇIK