Tut bu ritim senin olsun.

Mazi

Demiştim ki bir gece, çok sevdiğim birine:

Ritim nasıl tutulur? Hayatın bilinmezlerinden biri bu bence.

Yabancı genç adamın teki de bateri çalmak istediğimi öğrendiğinde ‘Ritim tutabilir misin sence?’ demişti. Tutabilir miyim bence, bence ritim tutabilmeliyim, neden olmasın çok mu zor demiştim ritim tutmak, ritim bulmak bir şarkıyı dinlediğimde, nedir yani tutamasam bile en yakın zamanda ritim tutmayı öğrenirim. Bence.

Oysa kimisi ritimle doğuyor cıstakcıstak parmaklarını vuruyor anne rahminin duvarlarına, rugan notalar giyiyor rüyalarında, kulağında şarkının iskeletiyle veya işte en çıplak haliyle, kimisi baştan ayağa ritim oluyor herhangi bir şarkıyı okumaya teşebbüs ettiğinde. Bense… ben hep ilhamın kadınlı erkekli perilerine rüşvet vermeliyim… gibi hissediyorum mevzu ritim tutmaya geldiğinde. Aruzum, kırılıyor sürekli.

Öyle, tutmayı beceremediğim çok ritim var benim. Geçenlerde yumurta pişirmeyi denedim örneğin. Onun da bir ritmi var muhakkak, bir vakti kızarmasının, yumurtanın kuru olmasını önlemenin bir yöntemi. Bir sekansı var, bir sırası yağın, tuzun, yumurtanın, bir rutini. Öyle sevmiyorum yemek yapmayı öyle istemiyorum ki pişirdiğim yumurta dahi güzel olmadı benim. Bir şarkının ismini soracaktım veya bir zaman önce, Hintli bir dostuma hani dedim nırınırı dırırının nırırının. Dilara, dedi oldukça dingin, bir şarkı değil bu mırıldandığın. Çok çiçek gelmişti bir de mesela eve, hangisi nereye konacaktı, ne sıklıkla sulanacaktı, ne zaman solacaktı hiçbir fikrim yoktu benim. Çiçeklerin ritmini de öğrenemeden bugünlere gelmişim.

Bilmem belki ritim için önce kulağını gürültüye tıkamak lazım, safraları sabah vakti sokaklara atmak. İyi dinlemek lazım, parmaklarını dizine vura vura sistemi bulmak. Sabah erken, artan bir ışıkla şarkıyı, üst komşunun bitmez telefon konuşmalarıyla tekdüze dağılışını ritmin ama sonra şehrin senfonisi içinde, İstanbul’un gürültü halinde, trafiği mecburi bir rahatlıkla tıkayan çöp arabalarını, ahmak bir kafa karışıklığıyla camlara vuran kargaları, şımarıklık yaygaralar koparan martıları, ve mırnav, ve safi Mart değil her ay ince ince miyavlayan kedilerini… Şehrin teranesini, ahengini, bestesini, dikkat edip buluyor insan ritmini. Kabiliyetliyse de tutuyor sonra, ritim tutabilen ve ben olmayan birileri.

Denerim ben de bir ritim edinirim gerektiğinde, ne var. Koskoca yetişkinim (sokakta tanımadığım gerzek insanlar hala bana Küçük Hanım diye hitap etse de. Bu çok ayrı bir yazı ama, bambaşka bir mesele.) Ama önlem olsun reis bu ritmi de sen tut, beceremezsem. Sen burk bileklerini koşarken notalarda birkaç sene sonra hala bateri çalmayı öğrenmediysem. Gülme halime, bir yumurta pişirmekten aciz, mecalsiz şikayetime zinhar çalmam piyano diye diye vazgeçtiğim şeylere. Bahar gelmiştir, penceremin önünde erguvanlar açmıştır, kaçıncı evdir bu ritmini dinlediğim, kaçıncı kabuk usulca değiştirdiğim? Tutamasam bile içime kim bilir kaç hikayenin ritmi kaçmıştır…

Veya… Benim de ritmim rüfekanın bakışında oluşandır, birikendir, bana muhabbetle bakan, sesimde kanadı kırık ejderhalar bulanların sohbetinde belirendir. Şiirde dörtnala gidendir, pantolon giymeyi sevendir şiir dinletilerini, Leonard Cohen’i, gümüş yüzükleri, metal bilezikleri, ve barıştan kadın haklarından en tutkulu bir yangınla söz edendir benim ritmim, ritim bellediğim. Bulmaya, tutmaya, çalmaya didindiğim…

Yani bugün denesem mesela bateri çalabilir miyim? Ne bileyim.

Hala öğrenemediğim bir şey varsa çünkü bugün bile: Ritim nasıl tutulur- budur.

Hayatın bilinmezlerinden biri ritmin nasıl tutulduğudur bende.

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*