Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Tarihin tekerrürü ve çay

Bir demli çay

Çay getireyim mi dedi refakatçi kadın. İrkildim.

-‘Efendim?’
-‘Çay, çay, içer misin?’

Acı karşısında yiyip içmek oldum olası tuhaf gelirdi bana. Yok teşekkür ederim diyebildim. Ben kendime alacağım dedi, gün içinde içtiğim 15.bardak olmuştur belki (gün içinde mi? saat sabahın 10’u. Gün ne ara başladı da içine bu kadar çay sığdı?). Diyemedim tabi. Şaşkın bakışlarımdan anlamış olacak ki, refakatçiyken yapacak pek bir şey yok buralarda dedi. Haklıydı. Hem bu ülkede çayın saatinin de sayısının da lafı olmazdı.

Hastaneden, kadıncağızı sürekli uyuttuklarından, en yakın arkadaşını böyle görmenin içini nasıl da paramparça ettiğinden söz etti. Kocası aşağıda yatıyordu yoğun bakımda, kadın da geçirdiği sinir krizlerinden dolayı sakinleştiricilerle odada yatıyordu. Her gelene yaptığı bu açıklamanın bitişiyle beraber acıya eşlik etmenin en anlamlı yolu olan sessizlikte oturup kaldık. Hasta ziyareti kısa olur, sizi tutmayayım, çok geçmiş olsun, dualarımız sizinle… İçimden en etkili veda cümlesini bulmaya çalışıyordum ki refakatçi kadın birden ayağa kalktı. Ona neyin iyi geleceğini biliyorum dedi heyecanla, gel benimle. 16. Çayda keramet vardı demek ki. Aradığı cevabı bulmuştu. Veya arkadaşının ona yıllar önce söylediği bir cümleyi hatırlamış olabilir miydi acaba? ‘Bir gün eşim, sevgilim, partnerim, o zamanki ilişki durumum neyse hani olur da onu yoğun bakımda tutarlar, beni de sinir krizlerimden dolayı ilaçla yatakta uyuturlar. Kalk çıkar beni o odadan, götür beni onun yanına, izin ver konuşayım onunla, belki ben konuşunca ayılır o. Aklında bulunsun e mi?’.

Bunu demiş olabilir miydi koyu bir dost sohbeti sırasında? Sahiden insan böyle senaryoları düşünüp önlemini alır mıydı? Açsa da karşıdaki duyar mıydı? ‘Amaaann daha neler ay nerden geliyor aklına böyle şeyler’ diye susturulup konu kapatılmaz mıydı? İnsan yaşarken ölümün, mutluyken de mutsuzluğun varlığını yadsımaz mıydı? Bak kadın kalk dedi ben kalkamadım. Gene düşüncelere daldım. Ben zaten hep 5 düşünüp 1 aksiyon aldım. Hadiii ne duruyorsun dedi kolumdan çekiştirerek kaldırırken. Daha gidip doktoruyla konuşacağız, soracağız, izin vermezse de vermesin, başhekime kadar giderim, yeter ki gitsin arkadaşım onun yanında olsun, elini tutsun, konuşsun işte. Kim bilir belki duyar onu, uyanır gözlerini açar, filmlerde de görüyoruz ya işte hisseder kesin onun geldiğini…

Refakatçi kadının gözünden apaçık okunuyordu. O gün o hastane odasında, belli ki kendi tarihinin tekerrürünü görüyordu. Kendi tarihini er ya da geç tekerrür ettirirdi insan. Tekerrür etsin ki değiştirebilsin, başka bir son yazabilsin, bu sefer yara almadan çıkabilsin ve yıllanmış keşke’sini iyileştirebilsin. Kendi savaşını kaybedenin başkasına müttefik olması, yenilen pehlivanın güreşe doymaması, ezilenin hep başkasını kurtarma çabası… Aynı sahne tekerrür etmeden, insan kendisine nasıl ispatlayabilirdi ki büyüdüğünü, değiştiğini, aynı hikâyeye farklı bir son yazabilecek kalemi artık tutabildiğini? Kimileri için tekerrür tekerrürdü işte, gelir ve giderdi, insanoğlu zaten başına gelen her şeyde edilgendi. Tarih tekerrür etmek ister, insan da bunu çekerdi. ‘İnsan kendi tarihini tekerrür ettirir’ de neydi? Ama biliyordum. İnsan ne yapıp edip yenik çıktığı hikayenin kahramanı olmak için olay mahalline geri geliyordu.

Tek derdi mesaisini tantana çıkmadan, kimse ayılıp bayılmadan tamamlamak isteyen hemşireler ve travmanın işlenebilmesi-acının dışa vurulabilmesi için bastırılmaması gerekir diye bıdıbıdı konuşan ben. Hemşire karşımda esnememek için kendisini zor tutuyor, bense orada görevimi yapıyordum. Kısa bir hasta ziyareti için geldiğim hastanede, artık yanımdaki kadının kendi tarihini değiştirme çabasına rasyonel bir açıklama olmak için orada bulunuyordum. ‘Ben kendi eşimin vefatında kendime gelememiştim, yanına gidip konuşamamıştım, ben yapamadım o yapsın. Yapsın ki tarih boşa tekerrür etmesin, umut versin. Bu sefer aynı son olmasın. Bu sefer değiştirebilme gücüm olsun. Belki o gitti diye eşi gözlerini açsın, uyansın. Mutlu mesut evlerine dönsünler’ diyemezdi. Bunun için ordaydım. Gözünden bu cümleleri okuyabilmek, haydi ona yardım edelim çığlığının altında kendi sessiz çığlığını işitebilmek, e tabi bir de ‘bakın psikolog böyle diyor’ diye doktorlara verebileceği mantıklı bir açıklama olabilmek için.

Esneyen hemşire baktı olacak gibi değil, ikna olmuş gibi yapıp dediğimizi kabul etti. Kadını aldığı gibi yoğu nbakıma eşinin yanına indirdi. Tekerlekli sandalyeyle onu götürürken, ‘oldu mu istediğiniz’ yandan bakışını atıp isteksizliğini belli etmeden de geçemedi. Tekerlekli sandalyedeki kadın arkadaşına bakıp çarpık bir gülümseme attı. Saniyelik. Bir insan ne kadar az gülümseyebilirse o kadar. Ne kadar hem acı içinde olup hem nezaketini korumak isterse o kadar. Ne bir eksik ne bir fazla gülümsüyor. Asansörün arkalarından kapanmasının ardından derin bir oh sesi geliyor. Sağıma dönüyorum. ‘Onunla konuşabilecek’ diyor. ‘Belki bir mucize olacak o da onun sesini duyunca uyanacak. O kadar önemli ki diyor, o kadar istemiştim ki ben de. Belki de gitmiş olsaydım, beni bir duysaydı…’

Ah be! İnsan kontrolünde olmayan şeyleri nasıl da kabullenemiyor ve kendi payına hep bir ‘keşke’ çıkarıyor. Gözünden süzülen ince yaşı silip hadi diyor, gel… Sana bir çay ısmarlayayım kantinde. Belli ki sahiden buralarda çay içmek ve tarihinin tekerrürüne yeni son aramaktan başka yapacak pek bir şey bulunmuyor.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bir demli çay tarafından en son yayınlananlar

İşte o kadar.

Bunlar insanın düşündüğü şeyler değil. Ev alıştığımdan daha aydınlıktı, belki uzun zamandır

Çayın Göztepe Hali

Benim gibi bol kadınlı bir aileden geldiyseniz beni daha iyi anlayabilirsiniz. Benim
YUKARI ÇIK