Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Takvim bir yalan

Takvim

‘Bu bir kabus!’ diye düşündü. Bir zamanlar -belki yıllar önce belki daha geçen gün- sevdiği, seviştiği, özlediği, bir sürü şey paylaştığı bir insan başka bir zaman gelince -belki yıllar belki günler sonra- nasıl da bir yabancıya dönüşüyordu? Öyle yabancı ki mesela, daha önce hiç gitmediği bir şehre giderken bindiği uçakta tam da şu anda önlü arkalı koltuklara oturmuşlar, birbirlerinin kokusunu duymuyor, sesini işitmiyor, gözlerine bakmıyorlar… Ne hissedilirdi acaba böylesi bir durumda? Üzüntü mü, öfke mi, hayal kırıklığı mı? Belki büyük bir boşluk hissi, bıkkınlık, karanlık?

Dün gece gördüğü kâbus ise kesinlikle daha karanlıktı şu anda yaşadığı gerçeklikten. İngiltere’de görülmemiş sıcakların yaşandığı bu yaz – o ya da bu nedenle bir şekilde- sık aralıklarla Londra’yı ziyaret etmişti. Londralıların hiç de alışık olmadığı sıcak bir akşamda arkadaşının evinde yattığı odadaki yatak pencereye paralel uzanıyordu ve açık camdan içeriye Londra’nın sıcağına inat püfür püfür bir hava esiyordu. İşte öyle güzel bir akşamda öyle erkenden yatıp öyle güzel bir uykuya daldığı yatakta birkaç saat sonra yerinden zıplayarak uyandı.

Korkunç bir kâbus. Başucunda duran büyük bira bardağındaki suyu üç gündür bitirememişti. Her şeyde bir hayır olduğu gibi bunda da bir hayır vardı çünkü kabustan uyandığında o bardakta kalan sudan büyük bir yudum almaya çok ihtiyacı vardı. Suyunu içti, kalkıp salondaki prize takılı telefonundan saate baktı. Telefonun ışığı gözlerini acıttı.

Gördüğü kâbusu yazmak istedi, yazmak isteyince aklına son zamanlarda arka arkaya kitaplarını okuduğu Tezer Özlü geldi; sonra da onun kabuslarını yazmadan önce akıllı telefon ekranının berbat ışığına bakarak gözlerinin acımadığını düşünerek onun için sevindi. Tezer Özlü’nün kısa ve zor bir hayatı olmuştu; hiç değilse gece uyandığında saati öğrenmek için akıllı telefon ekranının gözleri acıtan ışığına bakmamış olduğunu bilmek sevindiriciydi.

Kâbusu yazmaktan vazgeçti. Gördüğü kâbusun ona düşündürdükleriyle yeniden uykuya daldı. Birkaç saat sonra daha önce hiç gitmediği o şehre giderken daha bir ay önce seviştiği adamla aynı uçakta seyahat edeceğini biliyordu. Aynı hava alanına birbirinin zıttı yerlerden – kelimenin hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla- gideceklerdi. Sabah olup trene bindiğinde Yeryüzüne Dayanabilmek İçin kitabını çantasından çıkardı. Kitapta yer alan bir iki parçayı okuduktan sonra kitabın arkasına kabusunu not etmek istedi. En arka sayfayı açtı, yazmaya başladı, lafı eveledi, geveledi, kâbus dışında bir sürü gereksiz not düşüp kitabı okumaya döndü.

Şimdi artık uçakta ve hala düşüncelerini kalemle yazarak mı yoksa bilgisayar klavyesindeki tuşlara bakarak mı daha iyi topladığını bilmiyor. Ama işte şimdi hızlı hızlı bilgisayarın klavyesindeki tuşlara basıyor. Türkçe klavyesi olan bilgisayar almıyor kendine, ama Türkçe harflerin İngilizce Q Klavye üzerinde nereye tekabül ettiğini ezbere biliyor. Zihnini hala gördüğü kâbus meşgul ediyor. Geçmişe ve bugüne ve geleceğe dair bir sürü anlam içeren bu kâbusun etkisinden mi çıkamıyor yoksa bu kâbusun onda yarattığı düşünceleri kaleme dökene kadar kâbusun etkisinden çıkmak mı istemiyor, emin değil.

Rüyasında yaklaşık bir senedir yaşadığı şehirde çalıştığı merkezin önündeki geniş bahçede onu her gördüğünde hayran bırakan büyük ağacın altında duruyor. Önünde açık bir sırt çantası, bilgisayar, etrafa dağılmış kağıtlar, kalemler, bir sürü notlar, makaleler. İşinin ortasında yine bir zamanlar seviştiği ve yine artık kendisine yabancı olan başka bir adamla telefonda konuşuyor. Konuşmasına gerek yok üstelik, adam onu asla anlamayacak, anlamak istemiyor çünkü. Adam kendine yalanlardan örülü bir dünya kurmuş ve onun gerçekliğini özenle kurduğu ve titizlikle sürdürdüğü yalanlar oluşturuyor. Kadının adamla konuşmasına gerek yok ama yıllar sonra hala ona telefonda laf anlatmaya çalışıyor. Sonra bir anda aklına kızı geliyor: Kızı okulda ve okuldan alınma saati çoktan gelmiş. Telefonu kapatıyor mu hatırlamıyor, telefon rüyadan o anda çıkıyor. Önündeki tüm kağıtlarıkalemlerimakaleleribilgisayarınotlarınevarneyoksaherşeyialelaceleçantasınasokuşturmayaçalışırken bahçeden ne olduğunu bilmediği küçük bir hayvan ona yaklaşıyor. Yaşadığı şehirdeki bahçelerde ördekler, sincaplar, tavşanlar ve fareler görüyor zaten, ama bu hayvan daha önce gördüğü hayvanlardan hangisi emin değil ve zaten her hâlükârda yaşadığı şehirde gördüğü tüm bu hayvanlar insanlardan kaçacak kadar akıllılar. Belki bilinçaltındaki bu bilinçle, belki de kızınıalmayaçokgecikmişveşulanetkağıtlarıvenotlarıvebilgisayarıveeşyalarıalelaceleçantasınasokuşturmayaçalışırkenyaşadığıpanikle hayvana doğru ayağını savuruyor. Ancak tabii bilinçaltında gördükleri bildiklerinden farklı, ne olduğunu hala bilmediği ve önünden hızla geçen o küçük hayvan ani bir hareketle kadına doğru zıplıyor ve bunu yaparken ağzını açıyor ve korkunç bir ses çıkarıyor. Kadının püfür püfür esen odada pencereye paralel uzanan yataktaki vücudu tümüyle yukarıya zıplıyor.

Kâbus bitti, uyandı, günlerdir bitiremediği sudan bir yudum içti. Telefonun ışığı gözlerini acıttı, bir sürü şeyler düşündü ve yeniden uykuya daldı.

Şimdi gökyüzünde bir yerde, takvimdeki herhangi bir zamanda, önünde açık duran bilgisayar ekranında yazdığı yazıyı tamamlarken ‘takvimler yalan’ diye düşünüyor kadın. Geçen yıllar, aylar, günler diye bir şey yok. Bugün yok. Bu ay yok. Bu sene yok. Gelecek de yok. Bazı şeyler oldu, bazı şeyler oluyor, bazı şeyler olacak. Hepsi aynı ve koca bir kısırdöngü içinde. Yaşamak dediğimiz bir hengâme. Takvimler ise belki de kendimizi geçmişten fikren uzaklaştırmak, bugüne yaklaştırmak ve geleceğe dair umutlandırmak için uydurduğumuz bir yalan.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Takvim tarafından en son yayınlananlar

Hayır, ölmedi

Her anında çok güçlü hissetmek isterdi Sevil teyze. İsmini koyan dedesinden gülümseyerek

Kişinin Kendi Takvimi

Bu yazı, yazarlarımızdan Gözde Urfalı ile Faik Kırgız’ın müşterek yazısıdır. Çünkü yazı
YUKARI ÇIK