Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Ş’si düşen ve böylece sadeleşen şahsın hikayesi

Mazi

Hayat, şahsın ayağına göre uzanıyor. Değişen ayarına, nizamına, beklediği sıraya göre hayat yeni isimler veriyor herkese. Yeni yüzler takdim ediyor. Yüzünde kırışan, lekesi, hevesi kalan hadiseler biriktiriyor herkes. Sonra aynaya bakıp kendiyle her sabah bir fasıla daha tanışıyor. Eski fotoğraflara bakınca bu yüzden bir miktar içi buruluyor, nicedir bakmadığı bir aynada nicedir olmadığı kişileri yeniden hatırlıyor. Kim olmadığını hatırlayınca bugün kime dönüştüğünü bulması kolaylaşıyor. Sabah kalkıyor, sessizliği, verip almadığı nefesleri dinliyor, alıp vermediği hevesleri. Bir sabah kalkıyorum ve fark ediyorum ki senelerce ismimi Diloş diye kısaltırken cümle tanıdık ve sevdiğim kişi, yanıma yakınıma gelen, dost çemberimde halaya katılanlar bana böyle seslenirken yavaş yavaş o ş’yi kaybetti lakabım. O ş ile birlikte birkaç şeyi yitirdim, ama umudumu kırmayın, eminim bu yitişle kendimi biraz daha iyi tanıdım.

Lakabından, isminden, bileziğinden sadeleştikçe insan alınganlıklarından vazgeçiyor, işte biraz görüyor çünkü dünya tabii dönüyor da bana mı dönüyor? Hayır. Her gün gazeteleri okumak alışkanlığı ediniyor çünkü çocukluğu biterken. Dünya’da eğitim görmeyen kızların sayısı bugün en kalabalık 10’uncu ülke kadar insan ediyor. Bunları biliyor artık, her seferinde içi eziliyor. Lakaptaki o ş, o gayretkeş, o ümitli, o çocuksu deli dünyanın düzeleceğine, kati bir süratle iyileşeceğine, fukaralığın en çok kızları mağdur etmediği bir düzene geçileceğine, koşulsuz inanıyor. Aynaya bakıyorsun bir sabah, bir ş düşmüş isminden görüyorsun, çünkü umduklarının gerçekleşmesi ihtimalinin ne kadar azaldığını biliyorsun. İşte belki bu yüzden eski dostlar ki hepsi sana Diloş parolasıyla ulaşırdı, şimdi onlar da seni Dilo diye çağırıyor. İsmindeki ş’nin bu çaktırmadan göçü bir anda dank ediyor sana, aradan epey bir zaman geçtikten ve Diloş’a dönüş imkansızlaştıktan sonra.

Lakabımdan kaybolan ş, muhtelif huy ve takıntımı yanına alarak kayboluyor. Şahsiyeti öfkenin bir ganimeti zannetmiyorum artık. Heyecanı acemiliğin bir alameti saymıyorum. Kareden köşeden zırhlar giymiyorum sohbetlerde. (Yok tamam buna ben bile inanmadım.) Şuursuzluğun her çeşidini izlemeye alıyorum ama şahsi almıyorum şekilsiz soğuk savaş teşebbüslerini. Herkes kendi yılgınlığından mesul diyorum. Bak diyorum ya bunlar hep yeni. Yani muhakkak laf yetiştirmem gerek acelesi kımıldanmıyor karnımda, yarası yüzünden haşin saçmalıklara meyleden insanlar karşısında. İsmimin geçtiği her cümleye balıklama dalasım gelmiyor. Sabah herkesten erken uyanan bir balina saçlarımı, dalgalarımı, endişelerimi tarıyor. Bu durum beni sinirlendiklerimi çözmeye, psikanalizle görmeye itiyor ama içimde kaba bir kavganın soğukluğu baş vermiyor artık.

Sonra işte ben bu çaktırmadan kaybolan ş’nin peşine düşünce duygusal bir haller filan. Nereye gitti, nerede lakabımdan istifade etti o ş; bunu bulmak niyetiyle adımlarımı gözden geçiriyorum. Her yere bakıyorum da belirgin bir yer bulamıyorum amirim. Ş’nin düşüşü ani bir hadise değil, bir süreç belli ki. 30’lu yaşların yetişkinliğine yetişmeden evvel bunu görmek iyi oluyor zaten de bugün yağmur yağmıyor. En nihayetinde bu yazının refakatinde ve birkaç alkollü sohbetin neticesinde anlıyorum, keramet kaybolan ş’de değil; keramet ismin geri kalan arazisinde. Sır ş’nin neden kaybolduğunda değil, sadeleşen ismin ne anlama geldiğinde. O bileziklerden, kurdelelerden, rengi deseni birbiriyle harp halinde kıyafetlerden bir sadeleşme çabası bu amirim. Bugün yine bilezikler kurdeleler rengi deseni harp halinde kostümlerle yaşıyorum ama azaldım, ve sadeleştim – gibi umutlara kapılıyorum.

Çünkü bu oluyor – büyürken genelde. Ufaktan boy atar ve yetişkinlerin hayatla baş etme çabalarını kopyalarken hem de sadeleşmenin geleneğine son derece haruri, son derece zaruri heves ediyor insan. Yetişkin dünyanın griliğini anlamaya çalışırken dağınıklığını, karmaşıklığını iki dakika bir toplayası geliyor. Aradığı şeyi bulmak için kah dedektif kah falcı kah dondurmacı oluyor da daha az dağılıyor. Fasıl, yorganına göre kösülüyor – hayat ihtiyaca göre karakter geliştiriyor. Bir omuz atıyor silkelen de fazlalıklarını dök diye. Hayat sana bu sırrı fısıldıyor: insan dağılarak değil sadeleşerek buluyor, bulunca da seviyor kendini. Büyürken çok sıfatlar deniyor çok bilezikler takıyor da sonra ismini seçeceği zaman temele şapa dönüyor. Sadeleşerek değişiyor insan, fabrika ayarlarına dönmenin yollarını arıyor. Sadeleşiyor dedim ya seçmeye başlıyor şarkıları, şarapları, şakaları. Her çelişki komik değil biliyor şimdi. Bala düşmüş sinek gibi çırpınmadan, bilezikten kurdeleden bir yığının altında kaybolmadan, gözlerini her tuhaflığa büyük büyük açmadan öyle ukala ve kompleks konuşmak istiyor.

Anlıyorsun ya işte bende de böyle bir sadeleşme baş gösterdi karakter, kelime ve tepkilerimde. Fazlalıkları süs diye koluma elime takmaktan bir vazgeçiş başladı bende. Şimdi ne harici yaygaralara vaktimi harcıyorum ne arsızlığa. Her ukala kendi kalabalığından asılır deyip devam ediyorum hayata. En olmadı, içimde yanan ateş en püskürmek çabasında bulunduğunda bile deniyorum hala. Yani akmanın bir yolunu arıyorum, o dalgayı yakalamak için sabırdan bir sörf tahtasında takılıyorum yazacağım yazının kalbini tutuyorum ellerimde; yazının kalbini dinliyorum iyice dinleniyorum ki doğru adımlarla dans edeyim yazı dizime değdiğinde. Lakabımdan bir harf eksildi diye, ben ismimin kareköküne iniyorum, belki bir harf etmenin yolunu arıyorum şimdi de.

Ricayla kavgayı birbirine karıştırmıyorum Senem’in tavsiyesini dinliyorum, kızdıklarımdan terbiyeli ve hakkaniyetli olmak için kızdıklarımın kullanmadığı o sakinliği taşıyorum cebimde. Biraz biraz sihre inancım artıyor; sanırım bir boy atar gibi attığım ş ile o alaycı, müstehzi, o vallahi kaba rasyonellik de gitti. Tesadüflerin, talihin, bütün desen ve ihtimallerin şiirine inanan biri yerleşiyor gözlerime. O kadar kahverengi bakıyorum, tanısan şaşırmazsın bile. Bu da sadeleşmenin hazinesi ve hezimeti. Yiten ş’lerin hediyesi bu hal de.

Bir ş atınca lakabından isminden, insan daha hafif bir kimse olmuyor. Sadeleşince zayıflamıyor insan, hafiflemiyor. Eşyanın tabiatına aykırı ama bu böyle. Sadece gerçekten önemsediğin, sevdiğin, talihinde kısmetinde hissettiğin şeyleri daha iyi anlamaya, omuzlarında sadece onları taşımaya başlıyorsun sadeleşmeyi öğrendikçe, bir nebze becerdikçe.

İsmin kısalıyor ama yazıların uzuyor bu sayede.

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Mazi tarafından en son yayınlananlar

Doğmak ve Sağanak

Önce uykudaydım. Sonra uyandım. Tok, kayıtsız bir ses: “Kuvvetli sağanak ben,” diyen,
YUKARI ÇIK