Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

‘Evet geçti, iyileştim’ diyorum.

Şifa

Henüz ilkokula başlamamışım, demek ki beş, bilemedin altı yaşındayım. Annem ve babam evde yok ve benden yedi yaş büyük ağabeyim ile bir başımızayız. Muhtemelen ilgi çekme isteği ve huysuzlanma haliyle ‘çok hastayım ben!’ diye tutturuyorum. Ağabeyim tüm ciddiyetiyle bir dolabı açıyor, bir şeyler karıştırıyor bir takım kavanozlar arasından çıkarıp bana yutmam için bir hap veriyor. Ağzıma atar atmaz o hapı, ‘geçti mi?’ diye soruyor. ‘Evet geçti, iyileştim’ diyorum. Ağabeyimin bakliyatların durduğu o dolaptan çıkardığı ilacın bir pirinç tanesi olduğunu seneler sonra anlıyorum. O pirinç tanesi bana şifa olduğunu hatırladığım ilk şey, ağabeyim de hatırladığım ilk ‘şifacı’m.

Şanslı bir çocuktum, ailem benim yegâne şifa kaynağım oldu yıllar boyunca. Mesela şefkat eksikliğinden hasta olduğumda babamın kucağına başımı koydum hep -babam kadar güzel kimse okşayamaz başımı- babam bana şifa oldu. Mesela kaygılarla boğuşmaktan hasta olduğumda hiç ilaç almak zorunda kalmadım, çünkü annem hep geldi, hep yanımdaydı. Annem benim daimî şifacım. Ama bir yandan da büyüdüm, her çocuk gibi ailemin gözünde hep küçük kalsam da, başka başka şifa kaynaklarım olduğunu fark ettim.

Mesela büyüklerim oldu bana hep iyi gelen… Kararlarımın arkasında durarak bana güç veren, başaracağıma inanarak beni yüreklendiren, ‘olmaz öyle şey’ diyerek beni silkeleyip kendime getiren, kalkıp yanıma gelen ya da beni alıp çöktüğüm yerden ayağa kaldıran büyüklerim. Onlar benim şifam.

Arkadaşlarım şifa bana. Hatalarımı yüzüme vuracak kadar ve hatalarıma rağmen beni sarıp sarmalayacak kadar hakikiler. Çünkü bazen yüzleşmek iyileştirir insanı, bazen ise şımartılmak, korunup kollanmak. Bazen her gün aranmak iyi gelir dostlukta, bazen de haftalarca hatta aylarca konuşmasan da kaldığın yerden devam edebileceğini bilmek.

Kimi dostlarım can bana. Düğmelere dokunamıyorum diye onda kaldığım zamanlar için odasında senelerce hep bir adet yumuşacık battaniye tutandan, benim yerime portakalın kabuğuna ilk kesiği atana; ergenlik sarhoşluklarından sonra ben kusarken saçlarımı tutandan, yirmili yaşlarda komşuculuk oynadığımız o güzel aileye; sabahın dördünde doğum için gittiğim hastaneye koşup bir de neden daha erken haber vermiyorum diye hesap sorandan, sabahın altısında Galata’ya yarım saat gecikmeyle gelen dosta; bana Londra’da o mesajı atıp hayatıma –iyi ki- giren o güzel insandan, yeni başladığım iş yerimi iş yeri olmaktan çıkaran o sıcacık ‘takım’a, bir sürü dostum var benim ve hepsi şifa bana!

Şehirler şifa. Şarkılar şifa. Yazarlar şifa. Yolculuklar şifa. Kitaplar şifa. Çalışmak şifa.

Birisini sevdiğimde ve onunla bir yuva kurmaya karar verdiğimizde hissettiğim şey de şifaydı sanırım. Seneler sonra soğuk bir adliyeden ayrılırken hissettiğim şeyin yenilenme ve şifa hissi olması ne enteresan…

Eğer şanslıysak karşılıklı hasta edip sonra iyileştiriyoruz birbirimizi işte, bir hengâme içinde devam ediyoruz yaşamaya. Çocukken, büyürken… Belki de hayat dediğin şey sürekli hasta olmak,
şifa bulmak,
hasta olmak,
şifa bulmak,
hasta olmak,
şifa bul(ama)mak…?!

Ve sonra bir an gelir, bir dönem, bir zaman aralığı… Orada ararız, sorarız, şifayı ne ailede buluruz ne kardeşte, ne dostta ne yoldaşta, ne başka bir şehirde ne bir yabancıda…

Çünkü bazen hasta oluruz ve bizi bizden başka kimse iyileştiremez. İşte o zamanlarda –o zamana olgunlaşmak demeliyiz belki- anlarız ki şifa bazen sadece biraz yalnız ve sessiz kalmak. Şarkılar dinleyip ağlamak. Durup dururken bir sigara yakmak. Eline temiz bir kâğıt-kalem alıp bir yazı yazmak ya da eski mektupları buruşturup atmak. Eski fotoğraflara saatlerce bakmak ya da onları tek tek yakmak. Denize girip dibe dalmak ya da köpüklü bir banyo yapmak. Sahilde uzun bir yürüyüş yapmak ya da tüm gün koltuktan kalkmamak. Abuk subuk şeyler yiyerek mideni bulandırmak ya da ağzına lokma sokmamak. Elinde tüm gün telefonla durup kimseyle konuşmamak. Ve nihayetinde önce herkesten, sonra kendinden nefret edip sonra önce kendini, sonra herkesi bağışlayabilmek şifa.

Çünkü bazen ancak yalnız kalıp kendinle hesaplaşırsan iyileşirsin.

Çünkü hayat dediğin şey sürekli hasta olmak, şifa aramak… Şifa bulunca, eninde sonunda ve yeniden insan içine çıkmak, kalabalıklara karışmak, kahkahalar atmak, yeni birisiyle tanışmak, flört etmek, spora başlamak, seyahate çıkmak, yeni bir şehre taşınmak… Ta ki yeniden hasta oluncaya kadar…

Lund

(Fotoğraf: Rainer Werner Fassbinder’ın In a Year of Thirteen Moons filminden)

Bu yazıyı paylaş...

2 Comments

  1. Supersinnnn Pinarcimm, her yazini bir cirpida okuyorum hic bitmesin istiyorum, kimbilir belki de kendimden birseyler buluyorum… Yeni yazilarini sabirsizlikla bekliyorummm…
    opuyorum sevgiyle
    Hulya Kaner

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Şifa tarafından en son yayınlananlar

Yedi Şifası

Hamamda Deli Var’ın sadık okurları, sohbeti kalabalıklaştıranları, söze dahil olanları Ocak ayında
YUKARI ÇIK