Senem

Mazi

Kaykay-draft from senem cinar on Vimeo.

Koskoca şehirde kimsenin uyumaması gerekiyordu ama kahve verilmiyordu artık. Sokakta oturmayı bile düşündük, benim hayalim senin bolca fikrin vardı, seni bunlarla tamamladı kafamdaki atlıkarınca, her dönüşünde yeni bir hatırayla. Daha küçüktük ama çok mektup yazardık, o zaman çok da kızardık her şeye şimdi sütlü tatlı kıvamında öyle gülerek etrafa, bizi tanıyanlar bizi şimdi görseler bizi görürler mi? Bunu da konuşmuştuk, alkollü bir akşamda, benim daha camı kırılmış kolyem yoktu benim o zaman kötü şiirlerim vardı, sen bana derdin, bunlar kötü diye. Bir uyduruk hayaller kurardım, sen gülerdin ben anlamazdım, şimdi anlıyorum- beraber gülüyoruz.

O zaman küçüktük şimdi büyüyemiyoruz sanırım, sürekli kimlik soruyorlar büyümemiz gereken yerlerde ama kızgınlık kalmadı içimizde etraftakilere, kimlik taşımamıza gerek yok. Sen atlıkarıncada kitap okuyabiliyordun miden bulanmıyordu, sadece hatırlamadığın şeyler oluyordu hayatta. Ben atlıkarıncada kitap okuyamıyordum ama unuttuğum az şey oluyordu, belki bundan küçüğüm ama hafif değilim. Bunu da söylediğimde sana şaşırmamıştın, bizi tanıyanlar buna da şaşırırlar sanırım, hafif olamamama. Bizi tanıyanlar neye şaşırmazlar biliyor musun, atlıkarıncada kaldığımıza, kimse öngörmemişti ama biz biliyorduk.

Bana doğrudan baktın, güzergâhını gösterdin hayalimin, bunu istiyorsan bunu isteyeceksin dedin. Ben tadı çirkin bir meyve suyu içiyordum, içinde nar vardı bir de ismini yeni duyduğum tadını unuttuğum bir başka şey. Bir de bana geç intikal ediyordu her şey, kafamda milyon tane kuyruksuz tilkinin gölgesiyle. Sen gölgenin üzerine basıp yürüdüğün için zor olmadı. Ben gölgelere basmadan geçmeye çalışıyorum belki bu yüzden sadece geceleri istediğim gibi yazabiliyorum fikrimi.

Tok ağırlamak zordur aç oturuyoruz hep sohbete, iyi geliyor. Sen bana dedin ki Dilara, bu isim doğru oldu bence, sen bana dedin ki Dilara, yediye bir, nereden buldun bu numarayı, ve kimin ismi bu sahiden de? Bir defasında bir köpek almıştık, sütlü çikolatalı dondurmayla şişmanlamış, muhtelif yerler ve kişilerden kaçmıştık, sen birini itmiştin merdivenden (yoksa bu bir hayal miydi), o zaman hiç hafif değildik hâlbuki küçüktük ve her şey mümkündü. Kimseyi ciddiye almazdık kimseyi ciddi olarak anlamazdık ama yadırgadıklarımızın arasında kırdıklarımız olmadı.

Nüktedan bir kahkaha atıyorsun, bir kafe daha kapanıyor, biz yine dağınık şehrin kalabalığında duruyoruz. Yere oturmayı, çimene yayılmayı, barda durmayı düşünüyoruz. Çorbası et suyuna benzeyen bir şeye meze ederken rüştünü ispatlamış hatıraları (çünkü hatırlıyoruz ve gülüyoruz hala), sen küçük bir şişeden kola içiyorsun, ben hala o tatsız meyve suyunu iç(m)iyorum. Kırmızı giymemişiz ve sarhoş değiliz, yetişmekten ve yetmemekten konuşuyoruz, sen bana doğru şeyler diyorsun.

İklimi iyi geliyor şehrin, iksiri gibi dostluğunun, biliyorum bu senin mucizen. İçinde karanlık kalmamış belki o yüzden zıplayarak yürüyorsun şimdi. Belki gerçekten de kaykay almalıyız kendimize, ve Union Square’de her zaman fazla bol pantalonlar giyen çocuklar gibi numaralar öğrenmeliyiz. Ya da yetiştikten sonra bu çok koşturmacalı şehirde istediğimiz yerlere, belki sebze meyve yetiştirmeliyiz elimizin biri atlıkarıncanın iplerinde.

Kalınlaşıyor ve büyüyoruz, kesmiyor elimiz kimseyi. Artık hiçbir şey kesmiyor hiçbir şeyi. Düşmeye ve koşmaya imkânımız var.

İyi geliyor varlığın hafifliğe, ağırlığa, yazıya yazısızlığa.

Sen zıplayarak evine gidiyorsun.

New York

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*