Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

‘Sen git çay koy, ben çok şaşırdım…’

Bir demli çay

Luka için…
(2003-2019)

2003 yılının sonundayız ve ben daha çocuğum. Paşa çayı verseler içine beş tane kesme şeker atıp içecek kadar çocuğum hem de. İşin kötüsü ne kadar çocuk olduğumun farkında bile değilim; kaşlarım ince, saçlarım sarı röfleli, aklım bir karış havada.

Ama tıpkı küçük bir çocuk gibi hayvanları çok seviyorum. Rahmetli Başar’a bana ‘Elmyra’ dedirtecek kadar. 2004 yılının Şubat ayında, türlü pazarlıklar, tutulmayacağını tüm tarafların gayet iyi bildiği sözler sonrası avucumun içi büyüklüğünde pug cinsi bir köpek veriliyor ellerime. Kontrolleri yapılana kadar bir senede bizi yüz tane pug cinsi köpek almışızcasına söğüşleyen sözde veterinerin sahibi olduğu lüks köpek hastanesine gidiyorum on gün boyunca. Küçük, sümüklü, şaşı ve kocaman gözleri olan oğlumu göğsüme koyup onu kokuma alıştırmaya çalışıyorum. Henüz barınaktan hayvan kurtarmam gerektiğini bilmeyecek kadar safım.

Sonra oğlumla beraber geçirdiğimiz yıllar başladı. O büyüdü, henüz dört yaşındayken insan yaşıyla yaşıt olmuştuk bile. 2007 yılında, artık ailemle değil kendi evimde ilk çayımı demlediğim zaman kucağımda horluyordu Luka. O dönemde çok da çay demlemiyordum oysa, aklım daha çok zincir kahve markaların bol şuruplu içeceklerindeydi. Evliydim, ama hala olgunlaşmamıştım. Küçük oğlum da artık olgun bir köpekti, ama ruhu yetmiş yaşındaydı. Zincirlikuyu Mezarlığı ile AVM-Rezidans blokları arasındaki dar, ağaçsız, çöp dolu yolda tuvaletini yapmaktan mutsuzdu. Ben ise lüks alışveriş merkezi ile mezarlık arası bir yaşama yeni başladığımı sonradan anlayacaktım.

2010 yılında oğlumla ilk kez ayrıldık. Beni bir senelik Londra yolculuğuma uğurlamaya havalimanına gelmişti ve artık yedi yaşındaydı Luka. Yatılı günlerimden antrenmanlıydım sevdiklerimden uzakta olmaya ama oğlumdan ayrılmak çok zordu. O günün akşamında Brunswick Square’deki mini yurt daireme yerleştikten sonra annem Luka’yı daha önce hiç bu kadar huzursuz ve üzgün görmediğini söylemişti telefonda. Annem gurur, heyecan, özlem, kaygı gibi tüm annelik duygularını demli çayını içerek hissederken oğlum anneannesinin kucağına başını yaslamış horluyor olmalıydı.

2012 yılında, ben hala tam da kendimi bulamamış, ama anne olmak konusunda bilinçli bir olgunluğa erişmişken Luka ile büyüdüğümüz semte geri dönmüştük. Bade doğduktan sonraki iki ay yanımda yatamadığı için öfkeliydi Luka, ama bütün gün evde aynı kendisi gibi sürekli yemek yiyip, tuvaletini yapıp, uyuyan bir canlıyla yaşamaktan da hoşnut görünüyordu. Annem ve babam Bade ve Luka’yı birbirlerini kıskandırmayacak şekilde sevmeye çalışıyorlardı. Luka ikinci ayın sonunda pasif direnişten aktif isyana geçti, sabah beşte kapalı olan yatak odası kapısını tırmalamaya ve bozuk attığında çıkardığı burundan dışa doğru nefes verme seslerine başladı. İsyanı iki saat sonra sonuç verdi. 2013 yılının Şubat ayında Luka yatağıma –ya da yastığıma mı demeliyim? – geri döndü, Bade ise kendi odasında uyumaya başladı. O sabah uykusuzluktan bitap halde açık bir çay içtim kahvaltımı ederken. Luka o sırada ayak ucumda benden alacağı kahvaltı lokmalarını bekliyordu.

2014 yılında ben anneliğin ve işimin olağanüstü etkisiyle değiştim. 2015 yılında dönüştüm. 2016 yılında yeniden doğdum. Geçtiğim tüm zorlu, sıkıntılı, gözyaşlı, öfkeli; ama heyecanlı, istekli, kararlı yıllarda Luka hep benimleydi. Beşiktaş’ta, Moda’da, sabahları Bade okul servisine binerken, akşam ilk iş yerimden vapurla evime döndüğümde, annem hem bana hem Bade’ye destek olmaya yanımıza yerleştiğinde ve elektrikli çaydanlıklarda çayın yeterince kaynar olmadığından şikayet ettiği o yıl boyunca Luka yazları karpuz, kışları kestane yeme heyecanını hiç yitirmedi.

2017 yılında Luka ile her yaz yaptığımız gibi Bodrum’a gittik, anne baba yuvasına. Bu sefer farklıydı ama. O yazın ortasında onunla ayrılacaktık, Luka on dört yaşına gelmişti ve onu bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum. Günlerce ağladım, henüz ayrılmadan tüm ayrılıklarımın gözyaşlarını oğluma sarılarak akıttım. İsveç’e gitmeden bir gün önce Bodrum’da ailece kahvaltımızı ederken çay tıpkı annemin sevdiği gibi sıcacıktı. Benimse ağlamaktan gözlerim yanıyordu ve babam ‘sen delisin’ diyordu bana.

Son iki yılda daha da çok yaşamış, daha da çok öğrenmiştim. Yaşayacaklarım ve öğreneceklerim de vardı elbette daha. Ama artık koltuğa oturup keyifle bir bardak demli çay içmek istediğimi biliyordum, üstelik bunu yanımda sevdiğim, güvendiğim birisiyle yapmanın ne güzel olacağını, ama belki de benim hayatımda bunun mümkün olmadığını düşünüyordum. Sonra, 2018 yılının son çeyreğinde, Sezen Aksu’nun ‘dua’ şarkısını Bade’ye ninni olarak okuduğum o gece, masada boş duran ikinci çay bardağının sahibi çıkageldi. Çaylar demlendi, şarap kadehleri, rakı bardakları dolup boşaldı. 2018 yılının sonunda, bir buçuk yıl aradan sonra ve hiç hesapta yokken Bade ile yolumuz yeniden İstanbul’a düştü.

Babam, annem ve Luka Bodrum’dan gelmişlerdi İstanbul’a ben daha gelmeden. Ağabeyimin evinde hep beraberdik. Gelmeden önce belirli aralıklarla gördüğüm rüyalarımın aksine, Luka sevinçle poposunu (küçücük, kıvrık bir kuyruğu olduğu için kuyruk değil, popo) sallamadı, beni görmedi bile. İçerideki odada yatıyordu, artık gözleri görmüyordu, halsizdi. Her zamanki gibi tüm gün uyuyordu, ama her zamanki iştahı yoktu. Ama yaşıyordu işte ve bunu yıllardır yaptığımız krokanlı pasta-çay keyfinde yattığı yerden sürünerek pastaya gelerek belli etti bize. Konuşmuyor olabilirdi ama beni tanıyordu. Görmüyor olabilirdi ama koku alıyordu. Tembel ve uykucu olabilirdi ama Pelit’in krokanlı pastası için gerekli hamleyi yapacak kadar zeki ve çevikti! O akşam 16 senelik ömründe ilk ve son kez doya doya krokanlı pasta yedi ellerimden. Pastayı ona yedirdim, ben kocaman gülümseyip çay içtim.

Sonra Luka ve babam, iki yaşlı dede, arabaya binip Bodrum’a döndüler. O sabah babam ve Luka erkenden yola çıkacaklardı, çay içmedik o erken saatte. Annem, babam, ağabeyim, ben, Demir, Bade ve Luka son çekirdek aile fotoğrafımızı üzerimizde pijamalarla çektik.

Birkaç gün sonra öğleden sonra annem Ömer, Bade ve benimle evimizin yakınındaki dondurmacıda buluştu. Beni şaşırtarak bizde bir çay içme teklifimi kabul etti. Fincanlarımızda az önce demlediğim çay dururken annem ‘yanıma gel otur’ dediğinde önce ‘ne oldu’ dedim, sonra ‘Luka?!’. Luka o gün öğlen, dedesinin elinden çok sevdiği zahterli ekmeğinden bir lokma yemiş ve düşmüş. Babam onu üzerinde Luka 2003 yazılı mavi battaniyesine sarıp evimizin bahçesine gömmüş. Telefonda babamdan bunları dinlerken onu daha önce hiç bu kadar ağlarken duymadığımı düşündüm.

O akşam Bade’yi yıkarken Luka’nın öldüğünü söyledim. Hiç tepki vermedi, ‘yeni bir köpek alalım mı?’ diye sordu hatta.

Aynı gece yarısı Bade tuvalette çişini yaparken külotundaki kedi desenlerine dokundu, ‘Luka’ya benziyorlar, Luka’yı çok özleyeceğim’ diyerek ağlamaya başladı. Anne-kız yatağa döndük, birbirimize sarılıp ağladık. Luka ile vedalaştık.

Şimdi Lund’dayız yeniden. Ömer bana sallama bir çay yaptı. Karşımdaki çerçevede oğlumun, sonsuza dek seveceğim ve hep özleyeceğim sessiz prensimin fotoğrafı duruyor.

Lund

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bir demli çay tarafından en son yayınlananlar

İşte o kadar.

Bunlar insanın düşündüğü şeyler değil. Ev alıştığımdan daha aydınlıktı, belki uzun zamandır

Tarihin tekerrürü ve çay

Çay getireyim mi dedi refakatçi kadın. İrkildim. -‘Efendim?’ -‘Çay, çay, içer misin?’

Çayın Göztepe Hali

Benim gibi bol kadınlı bir aileden geldiyseniz beni daha iyi anlayabilirsiniz. Benim
YUKARI ÇIK