Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Sayfası koparılmayan bir takvim

Takvim

Eski beni en iyi bilenler, şimdiki bana en uzak olanlardı onlar.

Aradan geçen 10 yıl hiçbir şeyi değiştirememiş, birinin kalbi tekleyip gidip geri gelmemiş, biri bütün aileyi karşısına almamış, öteki panik ataklarıyla hiç tanışmamış gibi. En ufak sessizlikteki iç çekmeler de olmasa, 10 yıldır aynı yolun yolcusu gibi görünebiliriz aslında. Salon koltuklarına ek sandalyeler, yersin yersin diye bol konan meyveler, gel gel sığarız diye sıkışan etler… Dekor neredeyse aynı. 10 yıl görüşmemenin ardından sorulan ‘ee ne yaptın?’ kadar genel bir soruya verebildiğim ‘bildiğin gibi’ yanıtı da bu tanıdık dekorun sarhoşluğundan olsa gerek. Akrabalığın özünde var belli ki ortak geçmişe yakınlık diye tutunmak, takvim bizi ayrı yapraklarda uçak yapıp ayrı rotalara uçurmamış gibi davranmak. Yıllar sana ne getirdi, senden ne götürdü diye sormayıp, 10 yıldır neler olup bittiğini ‘varsaymak’… Şimdi nerede çalışıyorum desem “aman bende akıl mı kaldı” diye gülüp soruyu çaktırmadan pas geçecek insanlar, bir yandan da doğduğum gün evde pişen yemeği, geçirdiğim kızamığın tarihini, bebekken en sevdiğim ninniyi bana anında söyleyebilecek olanlar… 10 yıl öncemle bugün arasında tuhaf bir bağ akrabalar. Nedense konu onlar olunca aklımda bir 17 Kasım tarihi var…

Dedemin binasında oturan 3 halam, bir sürü kuzen ve mütemadiyen onları başka binadan gelip ziyaret eden bizler… Doğum günleri, yılbaşları, babamın iş ziyaretleri; hoop biz onların evinde. Büyük sofra, pişi kızartma, limonata…parça parça her şey. Ve kopuk hafızamda yer etmiş, dedemin duvarında guguklu saatin altında asılı duran sarı yapraklı eski bir takvim. Koparılan sayfaların bıraktığı kalıntılardan uzun zamandır orada durduğu anlaşılıyor. 17 Kasım’a gelince yapraklar artık koparılmamış. Uzun süredir o tarih asılı duvarda, bir gün de çıkıp neden diye sormamışım. Görmek, hafızaya kaydetmek, sonra takvim kelimesi geçince bu tarihi hatırladığına hayret etmek… Ne tuhaf şey geçmişinle bugünün arasında köprünü kurabilmek. Akrabalar da bu köprüden olsa gerek. 10 yıl aradan sonra görüştüğümüz bu salonda, alınlarında yazıyor gibi görünce zihnimde beliren bir 17 sayısı var…

Her ne olduysa 17 Kasım’dan sonra, dedem takvim yapraklarını koparmaktan vazgeçti, biz de onun evinde topu komodine atıp onu kızdırmaya çalışmaktan. Sanırım artık kızmak için bir sebebe ihtiyacı kalmamıştı. Yaşı ilerlemiş, daha aksi biri olmuş, babaanneme yazdığı şiirler artık sadece onun yokluğuna özlemi anlatır olmuştu. Nedense 17 Kasım’dan sonra çocukluğumun geçtiği o evde umut kaybolmuştu. Takvim yapraklarının artık koparılmadığı ev, umudun bittiği yerdi. Bugünün düne benzediği, tarihlerin önemini yitirdiği, yarından beklentinin bittiği.

Tuhaf şey şu akrabalık. Bugünümün hiç olmayanları, geçmişimin başkahramanları. Anılarımın boşlukları dolar umuduyla yakalamışken soruyorum, hatırlayan var mı 17 Kasım’da sabit kalan takvimi, ne olmuştu sahi o gün, ne olmuştu da yapraklar artık koparılmaz olmuştu? 10 yıl sonra salonda, ortak hafızada buluşuyor olmanın keyfiyle önce bir kahkaha kopuyor. İlahi nasıl hatırlıyorsun, evet 17 Kasım’da kalmıştı o takvim. Ama nedenini hiçbiri bilmiyor.

İçlerinden biri, “hiçbir şey olmadı o tarihte sadece deden her şeyden vazgeçti” diyor. Belli ki vazgeçmek için bir nedene ihtiyaç olduğunu kimse düşünmüyor ki sorgulamıyor… Umudun bittiği yerden herkes yavaşça elini eteğini çekiyor, başka umutların peşine düşüyor. Herkesin ayrı yollara baş koyduğu, başka yaralar alıp başka merhemlerden şifa bulduğu yılların sonunda kimse artık birbirinin bugünkü kimliğini tanımıyor. Dünün ortaklığında buluşan iç çekmelerimiz, 10 yıl sonra bu salonda yerini anlık bir sessizliğe bırakıyor. Gözünü herkes bir köşeye sabitlemiş yutamadığı lokmaları çiğniyor. Belli ki 10 yıl geçse bile umudu yitirmenin tadı ağızlardaki tüm meyvelerden keskin bir tat bırakıyor…

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Takvim tarafından en son yayınlananlar

Hayır, ölmedi

Her anında çok güçlü hissetmek isterdi Sevil teyze. İsmini koyan dedesinden gülümseyerek

Kişinin Kendi Takvimi

Bu yazı, yazarlarımızdan Gözde Urfalı ile Faik Kırgız’ın müşterek yazısıdır. Çünkü yazı

Takvim bir yalan

‘Bu bir kabus!’ diye düşündü. Bir zamanlar -belki yıllar önce belki daha
YUKARI ÇIK