Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Sanırım ben ilk defa büyüdüğümü hissettim.

Yabancı

Aslında çok nettim!
Bu ayki yazımda 2,5 senedir düzenli gittiğim terapimi ve psikoloğumu yazacaktım. Karar da vermiştim, kesinlikle psikoloğumun adını sizlerle paylaşmayacaktım.
Hatta keyifli bir şekilde kendisine ikinci bir isim bile aramıştım. Yok işte buldum bulamadım derkeeeeen DEMİN BULDUM! Benim peşimi bırakmayan, üstüme karabasan gibi çöken duygularımın kılavuzu olan bu cool kadının adı Ghost Busters ekibinden Ray olmalı! Çünkü bence Ray (yani psikoloğum) gerçek hayatta sigara içiyor. Tahminimce… Ghost Buster Ray de içerdi.

Neyse… Sonuç olarak yazımı bunun üstüne devam ettirmeyeceğim. No, no, no!

Kararlı gördünüz beni değil mi?

HAHAA!!!
Minik bir iç ses: Sevgili sen, daha ilişkimiz yeni başladı, zamanla beni daha iyi anlayacaksın.
Tıpkı Ray’ in beni anladığı gibi… Yabancı teması adı altında, psikoloğum Ray hakkında ne kadar da bir şey bilmediğimi, bunun bana verdiği haz ve zevki, onun kollarına kendimi nasıl bıraktığımı, (Tabii ki fiziken değil. Bu ilişkide fiziki bir temas yok.) Etiler’deki o küçük odada beraber kaç mevsim geçirdiğimizi, onu sadece otururken gördüğüm için, yürüdüğü zaman heyecanlandığımı, neredeyse ilahlaştırdığım bir kadın olduğunu anlatacaktım.
Sonracığımaaa… Benim tutarsızlıklarımı dinlemesinin bendeki önemli yerini, hayatımın hem hikayesi hem de girdabı olan ‘ama ben ailenin üçüncü çocuğuyum’ yakarışımda ve bu yolda beni nasıl yalnız bırakmadığını gelişme bölümünde vurgulayarak, sonuç bölümünde de seansımız bittiğinde, göz göze gelmeden o odadan kaçışımdan bahsedecektim.

Belki son bitiriş cümlemde, okuduğunu bildiğim için, ona ithafen bir cümle, aramızdaki bir diyalogdan bir kesit bile yazabilirdim.

Kafamda yazıyı oturtmuştum.

AMA!

Düşündüm, taşındım; gitgide Ray’i çok paylaşmak istemediğime, bana özel kalması gerektiğine, bu mesafeli diyaloğumuzda, onun bana bu dünyadaki en yakın ve en değerli yabancı olduğuna ve onun gözünde yerimi tam olarak bilememenin verdiği gizemi bozmak istemediğime karar verdim.

Sevgili Ray, eğer bu yazıyı okuyorsan bardağı Evet’e doğru kaydır. Veya tahtaya iki kez vur. Ben seni hissederim. Ama seansta bu konudan bahsetmesek mi? Utanabilirim. Çünkü ya bu yazıyı saçma bulursan?

Sonra bu girdapçığımda debelenirken, Ray ile bir seans yaptık.
Skype seansı.
Yani seans bitince, bye bye derken hızlıca kırmızı kapama düğmesine bastığım, alt ekranda armut gibi suratımı daha fazla görmeye tahammül edemediğim seanslardan. Etiler’deki oda seansı değil.

Arada bol bol Skype da yapıyoruz. Ben kendimi köşeye sıkışmış ve çaresiz hissettiğimde paniklemelerim başlıyor veeeee…
‘Who you gonna call? GHOST BUSTERS!’ diyor, Ray’e mesaj atıyorum.

İki seneyi aşan ilişkimizde, daha yeni yeni bu son dönem emoji kullanmaya başladık. Mesela bu benim için önemli bir detay. Çağrımı duyan Ray’ le, Salı günleri Etiler’de olmadığı için ve ben acilen Salı görüşmek istediğim için Skype yapalım dedik. O kadar panikledim ki, ilk defa önden telefonda bile konuştuk. Bu bahsettiğim şey Kasım ayının başında oldu.
Pazartesi telefonda konuştuk, ertesi gün gül yüzüyle tam ekran karşımdaydı.

Ve seans sonrası, yeniden hayatın anlamını bulmuş, sorunumun kaynağına inmiş, rahatlamış bir şekilde kendi kendime dedim ki, Ray olmayınca ben ne yapacağım?

Bu soruyu bu aralar başka insanlar için de soruyorum.

Peki Babacığım, ben siz olmadan ne yapacağım?

… Biz üç kardeş olarak babama “siz” deriz. Sevgili okur, bunu anlaman zor olabilir. İnsan babasına “siz” der mi? Sorun yok, ben başka bir yazıda da bu durumdan bahsederim.
Babamın 8 yaşından beri yalnız olup, hayalleri için okurken parklarda yattığından, Çapa Öğretmen Okulu’nda okurken gizlice yatakhanede kaldığından, parası olmadığı için haftasonu gidemediği sinemalardan ve yalnız basketbol sahasında geçirdiği pazar günlerinden… Babası öldüğünde okumayı bırakmasın diye, babasının ağzından kendisine iki sene mektup yazıldığından ve sonra babasının mezarıyla karşılaşmasından… Kendi kendini nasıl eğittiğinden, Tatbiki Güzel Sanatlar’da ve master için gittiği Almanya’da okurken, onu etkileyen Alman ekolü öğretmenlerinden.. . Alman ekolünden dolayı okuduğu çocuk yetiştirme kitaplarından, ‘Çocuğunuzla mesafeniz olsun. Evladınız arkadaşınız değildir,’ cümlesinden ve bu cümlenin babamızı 2. çoğul şahıs yapmasından… Arada iki duble içtiğinde ‘Anamı çok özledim’ dediğinden,
‘Ne şanslısın bak Tuğçe, ben kariyerimde hep akıl danışmak isterdim, anne yok baba yok, danışamazdım. Hatırlar mısın, Erenköy’de Evsan vardı, orada Nurhan Bey’e gider akıl danışırdım. Ama biz buradayız, hep akıl danışabileceğin biri olması ne güzel değil mi?’ demesinden…
Şimdi beyazlamış olan ama simsiyah saçlarından…
Benim canım babam Ali’den daha bahseder dururum.

Dün yeni ofisime gelen babam, en rahat tavrıyla Showroom’daki kanepemizde otururken, ofis arkadaşım Beste:
‘Nasılsınız?’ diye güler yüzle babama halini hatırını sordu..

Babam şöyle cevapladı:
‘Düşün ki okyanusta milyonlarca balık var. Ve yukarıda birileri avlanırken oku denize atıyor ve o ok sana isabet ediyor. Düşün ya milyonlardan birisin ve o ok sana isabet ediyor. Çırpınıyorsun o oktan kendini ve bedenini kurtarmak için. İşte bu aralar biraz böyle. Biraz tatsız anlayacağın.’

(Ray beni duyuyorsan, dün bu yüzden gelemedim. Babam gelmişti.)

Ben karaciğerdeki kistlere saplanan, kötülükleri delen ok olsam keşke. Okyanusta içimize tuzlu suyu çekip, mercanlara baka baka yüzmeye devam etsek… Gezeriz de belki, belli olmaz.

Ben bunları niye yazdım? Son dönem içinde bulunduğumuz durum bu şekilde ve ben bu duygu halini, bu yaşananları bir türlü bir şekle şemale sokamadım. Minik bir robot kesildim. Uyuyamadım, haftada üç gittiğim kick box derslerimde parmaklarımı kanattım sinirimden. Ses tellerim, sesim gitti. Ve panikledim.

İşte demin bahsettiğim o panik anımda Ray’i aramıştım.
‘Lütfen bana yardım et. Ne hissedeceğimi şaşırdım. Çok panikliyorum’ dedim.

Ray, o gün yaptığımız Skype görüşmemizde, anestezi yapmadan, canımı acıtmadan, apseli dişimi çekti ve ekşi kokulu iltihap gibi tüm duygularımı yine mini i-padime doğru akıtmama yardımcı oldu. Skype’taki armut suratım kızardı, burnum aktı.

Ve hiç bilmediğim bir duygu ile baş başa kaldım.

‘Güzel kızım, sonunda ölüm mü var?’
‘Canııım, balım!’
‘Satışları ne yaptın abla?’
‘Ooooooo hoşgeldinizzzz! Hah hah hahhh! Çok özledik yahu!’
‘Bizim üç numara beni çok değiştirdi Mete Bey, bildiğiniz gibi değil. Yumuşacık bir baba yaptı.’
‘Bazen paran da olmayacak abla, paniklemeyeceksin, çalışacaksın!’
‘Babanın işi gibi sev çalıştığın yeri, kendini yüzde yüz ver. Para pul düşünme o gelir, ama hakkını da yedirme.’
‘Tuğçeciğim lütfen ağlama, sen üzülünce çok üzülüyorum. Stres oluyorum.’
‘Az çalışırsan az kalırsın, normal çalışırsan normal adam olursun. Çok çalış.’
‘Sizin iş ne güzel be kızım. Biz kanepeleri dolapları çizerdik, yapardık, taşırdık, oldu mu sana iki ay. Senin ürünlerin stoğu da kolay.’

Ben bunlar olmayınca ne yapacağım?
Sinirlendiğimde beni sahile Allah’ın aşkına kim götürecek?
Duyguları hep yüksek olan benim gibi bir insanı kim sakinleştirecek?
Hayallerin limitsiz olduğunu, tökezlediğim anlarda bana kim hatırlatacak?

Şu satırları yazarken bile sırtım ağrıyor. Lütfen beni yanlış anlama sevgili okur, amacım üzerimdeki ağırlığı sana vermek değil. Çok sevdiğim biri, durum ortada. Zorlanıyorum. İşimden çıkarırdım bu siniri ama kala kaldım. Nutkum tutuldu ki daha bir süreçteyiz. Sonuç yok. Acaba diyorum, ben çok mu güçsüzüm? Instagram anketi bu sorumu da cevaplasa keşke.

Babam bu illetten gitmese, illa bir gün herkes gibi o da eceliyle ölecek.
Peki o zaman ne olacak? Ama o zaman bir süreç olmayacak. Yaşanmış bir gerçek olarak girecek hayatımıza.
….
Diye düşüne düşüne panikledim, ağladım, kendime geldim, kanserden bir kez daha nefret ettim. Allah belasını versin bu hastalığın dedim… Sonra seans bitti, armut suratım normale döndü, kahveler içildi, ofise gidip gelindi. Sezon başladı çizimler geldi. Pek tabii hayat devam etti ve ediyor. Ve sonrasında 18 Kasım geldi. Arkadaşlarımla kafa dağıtmak için Kapadokya’ya gidelim dedik.
Cumartesi gidiş.
Pazar dönüş.
Uçak yolculuğu…

Tabii en önemli detay benim uçak korkum. Uçak içi çıkardığım skandallar, ağlama krizleri, alınan Xanaxlar, alkoller… Anılarımdan silinen yolculuklar… Ve benden yorulan yolculuk arkadaşlarım…

Ve ben ilk defa korkmadım.

Bana 32 senedir yoldaş olan korkum nereye gittin?
Galiba babam aklımı başımdan alırken korkumu da alıyor.

Korkum, sensiz kendimi bir yabancı gibi hissettim uçakta ama bu çok hoşuma gitti. Seni de seviyorum, lütfen yanlış anlama. Ara ara geri geleceksin biliyorum ama galiba boyut değiştirdin. Sanırım ben ilk defa büyüdüğümü hissettim.

Canım babam, 72 senelik hayatında her bir halta tek başına göğüs germiş ve geriyor, ben bir yolculuğu mu yapamayacağım? Ha uçak yolculuğu, ha hayat!

Sonuçta, doğru ya da yanlış, bence hayat özünde tek başına yapılan bir yolculuk.

Yersen!

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yabancı tarafından en son yayınlananlar

1000x1000

Bir aralıktan sızanlar…

Aralık ayı boyunca bize öyle muazzam yazılar gönderdiniz ki, dibimiz düştü, yüreğimiz

İki soluğumuzun arasında

Hikayelerimizin ne kadarını biz yazıyoruz? Ne kadarını varlığından bile haberdar olmadığımız bir
YUKARI ÇIK