Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Ölümsüz Yazıtlar

Yadigar

En son ne zamandı sonunu görmediğin bir yola çıktığın? Bir bavula sığdırabildiğin kadar kıyafeti yanına alıp, kuzey yıldızına bakarak yön bulduğun?

Yavaş yavaş kanımıza giriyor bu kaybetme korkusu. Bazen neyi kaybetmekten korktuğumuzu bile bilmezken, sinsi gölgesi beliriyor önümüzde. Belki sevdiğimiz birini, bir şeyleri, bazen kurguladığımız karakterimizin bir parçasını, bazen hepsini… Bağımlılıklarımızı, hem de bağımlılık olarak adlandırmadıklarımızı. Sanki kaybetmek, eninde sonunda gittiği yerde bir boşluk açıyormuş gibi. Sanki gidenin yerine bir şey koyamazmışız gibi… Ya da yeni gelen şey hep eskisinden kötü olacakmış gibi.

Çünkü aslında eskiyi güzel yapanın ne olduğunu içten içe biliyoruz. İtiraf etmesi zor yalnızca.

Eski bir aşk gibi, kaybedişler, kokusu burnumuza, müziği kulağımıza geldiğinde hala ürperdiğimiz. İlklerin yarattığı o heyecanlı his gibi. Gitmiş olanlar. Yerlerini ne alabilir ki? Mümkün değil.

Çünkü biz değişiyoruz. Her kaybediş, bir kesik, her kesik, bir katman daha deri ekliyor parmak uçlarımıza. Bir sonraki sevgilimizi o nasır tutmuş parmaklarla okşuyoruz sonra. O yüzden yenisi, eskisi gibi olamaz elbette. Eskisi kadar hissedemiyoruz da ondan.

Tabi korkarız kaybetmekten öyleyse. Kaybetmekten korktuğumuz şey kendimizden bir başkası daha değil aslında. Alıp bavulumuzu gidemiyoruz bu korku yüzünden de. Yeniden sevememekten, yeniden hissedememekten, yeniden ait olamamaktan… Fakat masumiyetin bedeli özgürlük olmamalı.

Geçen ay, karanlık bir mağaranın üzerime çökmesi endişesiyle, pılımı pırtımı toplayıp evimi terk etmiş, tanımadığım birinin, tanımadığım bir memleketin, tanımadığım nesnelerin olduğu bir evde, yalnız ben ve bir bagajımla duraklıyordum Kos’ta. Dünyanın ilk hastanesi Asclepius oradaymış, ziyaretine gittim. Büyük bir alana yayılmış, yüksek bir tepeye uzanan kalın taş merdivenleri tırmanan, 4 katlı görkemli bir yapıydı burası.

En üst katına çıktığımda, Ege denizi önümde; masmavi denizin dalgalarını yüzümde hissediyordum. Büyük sütunların altından geçerek girilen yarı karanlık odalar, işte bu denize bakıyordu. Alt katlarda mitolojik tanrı heykellerinin kalıntıları, yazıtlar sızıyordu toprağın arasından. Ve kurbanlıkların kesildiği taşlar hemen önümde uzanıyordu. Buraya hasta olarak getirildiğimi hayal ettim yüzyıllar öncesinde… Günümüz hastanelerinin steril, floresan ışıklı aydınlatmalı, kutu kutu odalarını unutmak gerekiyordu burayı hayal edebilmek için… Zihni tümüyle kapatan anesteziler değil, bir hayal alemine sokan afyonun dumanıyla başlıyor olmalıydı operasyon, şifa tanrılarının izinlerini aldıktan sonra. Tanrılar, hastaların rüyalarında kendilerini gösteriyor, bu rüyalar, hastanın nasıl iyileşeceğini öngörüyordu doktorlara.

Burnuma afyonun kokusu gelmiş, gözlerim bulanmıştı bunları düşünüp, dalgaları seyrederken. Etrafımdaki büyük sütunların ve geçmişin kalıntıları altında ezilen ruhum, içten içe isyan ediyordu aslında. Neredeydim ben? Burası da neresiydi? Bir geçiş bölgesi, bir ilk yardım çadırıydı belki de. Hayatımın ortasına kurulmuş.

Bundan sonraki adımımı atmadan önce inzivaya çekiliyordum bir anlamda. Birçok yolcu geçmişti buradan daha önce, benim gibi. İyileşmek, sığınmak ve ibadet etmek için. Çünkü iyileşmek için yaraların sarılması yetmiyordu, ibadetti iki derinin arasına merhem basan. Her birimiz, bu kutsal tapınağı ziyaret ediyor, antik çağlardan kalma bir yazıtı okuyorduk. Neyse ki bildiğim bir dilde yazılmıştı yazıtlar. Ya da en azından bir yerlerden hatırladığım…

‘Güven’ diyordu, yüzyıllık bir öğreti, hasta yatağı olması gereken bir odanın hemen önünde. Bu ibadethane, hastalardan, yaşama inanmalarını, yaşamı seçmelerini istiyordu. Ne kadar yaralı olursak olalım, bizi koruyacak bir güç olduğunu hatırlatıyordu, Apollo’nun, Hipocrat’in heykelleri. Ölümsüz heykellerin bakışları, elimizdeki şu kısa hayatı, zıtlıklar üzerinden hatırlatıyordu. Zaman dışında kaybedecek bir şeyimiz var mı aslında?

O yüzden, kaybedemeyiz hayata, yaşamaya, aldığımız nefese olan güvenimizi. O yüzden, güvenmeliyiz… Çünkü, hayatta kalmak, nefes almaktan fazlasıydı. Kendimize borçluyduk, bu güven duygusunu. İyileşmek, sevebilmek ve sevilebilmek için güvenmek zorundaydık.

Öyle bir güvenden bahsediyorum ki, hani neye benzediğini, neden yapılmış olduğunu, nereden gelmiş olduğunu unutursun. Aşkın içinde kaybolmak gibi, dolu dolu güvenmek. Öyle bir güven ki, tenin tene dokunduğu yerde tüm yaralar zaten iyileşmiştir. Bir ötekine tümüyle güvenebilecek kadar açık ve özgür olmak değil midir aslında aşık olmak? Korkmadan çekip gidip, korkmadan bir yolu tutabilmek. Gerekirse korkmadan gelebilmek. Korkmadan yaşayabilmek.

Eski yaraları yüzyıllardır bu merhemle iyileştiren her yolcu gibi, Asclepius’un merdivenlerini böyle indim. Ve, buradan eve gidiyordum şimdi. O biraz önce tanımadığımı sandığım yardım çadırı, benim evim, ve tapınağımdı çünkü. Ebediyetten beri tanıdığım bir yerde, ebediyetten beri sevdiğim bir insana, tek bir bavulun bana yettiği bir yolculukta, korkmadan sevebilmek, yeniden başlayabilmek için, içimde aradığım güveni bulmuş olarak, eve dönüyordum.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yadigar tarafından en son yayınlananlar

“Ben böyleyim”

“Ben böyleyim.” Hayır sen “öyle” değilsin, kimse “öyle” değil. Dünyanın tek yöne

Kalav Köftecisi

Hava sıcaklığı hakkında yeteri kadar bilgi edinmeden kendimi sokağa attığım bir gün.

Çekirdek Aileye Methiye

ba-ba Ne zaman çocukluğum düşse aklıma, belleğimin köşesindeki otoparka babam arabayı park

Bir batıp çıkacağım…

Acıklı çağrışımları oldum olası sevemedim. Ne zaman ağlayan birini görsem sessizce uzaklaşıyorum.

Sekiz Süper Kadın

8 kadın. Hayatımın farklı yıllarından, yaşlarından, kahkahalarından damıtılıp bugünüme kalan 8 süper
YUKARI ÇIK