Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Olduğun kişiyi kaybetmekten mütemadiyen korkmak.

Cüret

Elimin şu anki titremesi dile gelse bana ne söylerdi?

Eve iş getirince, gerçek kimliğini işe götürünce, insanın işi de kendi benliğini içerince böyle oluyor işte… Elinin titremesini dile dökmeden rahat edemiyor. Kendini tanımayan bir terapistin kimseye yardım edemeyeceğini çok iyi biliyor. Sevgili el titremem ve ben karşılıklı oturuyoruz – ki normalde pek titremez – şimdi titrediğine göre söyleyecek önemli şeyleri olsa gerek. Anlatacak sözü olanı can kulağıyla dinlemek gerek… İşimin en sevdiği yanını, can kulağıyla dinleyip anlama merakını şimdi kendim için kullanıyorum…

Karşımda oturduğunu canlandırdığım sevgili el titremem hep bu anı beklemiş gibi alelacele söze dalıyor…”Korkuyorsun Elçin, deli gibi korkuyorsun. Sen aslında korkuyla yoğrulmuş olmasın.” Devam ederdi sözlerine tir tir tir… “Sen tirr çok yeteneklisin tirrr , insanların neye ihtiyacı olduğunu anlamada… Onların duygularını kavramada… O anda o kişiyle aranızda olan bitenin adını koymada. Bunda iyisin. Arkadaşlarınla da bunu sezersin, terapi odanda danışanlarınla da bunu hissedersin. Sen karşıdakinin hangi duyguda olduğunu ve neye ihtiyaç duyduğunu iyi koklayan bir buruna sahipsin” derdi. “Aferin. Bu yeteneğine mi titredim? Yok efendim… Kokladığınla kalmayıp onların ihtiyaçları karşılamak için yanıp bitmen benim tüm derdim. Elinden gelenin, dilinin yettiğinin, gücünün, takatinin sınırlarını zorladın… Tir tir gelip parmaklarının ucunda bitiverdim… Sana öğreteceklerim olduğuna göre de bence hoş geldim…”

5 yıllık naçizane meslek hayatımda yüzlerce kişinin cesaretine, kendisiyle yüzleşmesine, en büyük tokadı kendi ezberinden yemesine ve şaşkınlık içinde bakışlarını odanın bir köşesine sabitlemesine tanık olduğum seansları aklımdan geçiriverdim. O anlarda hep kendi kendime düşünürdüm, kendisiyle yüzleşmeye cüret edenlerin yanında yürümekten, o anlarına tanıklık etmekten daha anlamlı bir meslek olabilir miydi hayatta acaba? Şimdi burada, mutfak sandalyesinin tepesinde geçirdiğim sıradan bir Perşembe akşamında, haşladığım makarnayı yemeyi umarken hiç beklemediğim bir anda kendi tokadımı yedim. Küçücük bir olayla karşımdakini hayal kırıklığına uğrattığımı anlamam, göğsüme oturan öküz , keşke demeseydim, ah yapmasaydım ve zangır zangır titreyen eller… Hayretler içinde ellerimi seyrederken, her şeyi sustursam da, hissettiklerimi bir güzel bastırsam da, bedenimin benim yerime tepkiyi verdiğini görmek… Ne tuhaf şey bastırdıklarının kaybolmadığına şahitlik etmek. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi uygun zaman ve mekanı beklemiyor… Belli ki anlaşıldığını duymadan, bana öğretme niyetine kavuşmadan, söylediklerine cevap alıp lafı gediğine koymadan geçmeyecekti bu tir tir…

Sevgili el titremem, evet korkarım. Haklısın ben korkudan yaratılmış olmalıyım. Yeni adımlar atmaktan, bilinmeyen sulara dalmaktan, bir cesaret daldıysam da geri karaya çıkmaktan, karşılayamadığım beklentilerin karşımdakinin gözbebeğinde yarattığı ve benim hassasiyetle algılandığım milimetrik hayal kırıklıklarından… Korkarım işte haklısın. Biliyorum ama ne yapayım? Bu küçücük bir olaydı sadece karşımdakini hayal kırıklığına uğrattığıma emin olduğum, konunun değil zihnimdeki anlamının orantısız şekilde büyük olduğuna emin olduğum… Ama ben böyleyim, karşımdakini hayal kırıklığına uğratmaktan o kadar nefret ederim ki öyle biri olmamak için de tüm çabayı sarf ederim.

Sakinleyen el titremem son cümlesini söyleyerek dramatik bir kapanışla titremesine son verdi; “İnsanların gözünde bu hayal kırıklığını görmemek uğruna sen hayatın boyunca nelerden feragat ettin?”

Dünya saatine göre 20 dakika, içimdeki takvime göre tüm hayatımı düşünerek ortalama 30 sene boyunca orada öylece kalakaldım. Tüm seslerin sustuğu, sadece iç sesimin konuştuğu o an, belli ki seslerin en gürültülüsüydü… Keşkeler, öfkeler, ağlamalar, yeni bir şeyin keşfiyle zihnimin arkasında bir yerlerde yeşeren tuhaf umutlar… Dışardan bakıldığında 20 dakika boyunca sabit duran bir kadının içinde ne kadar uzaklara yol alabileceğini görünce hayret ettim… Bir şey olmak veya asla öyle biri olmamak , sırf o sahneyi yaşamamak, madalyonun diğer ucuna bakmamak… Ne zor şeydi olduğun kişiyi kaybetmekten mütemadiyen korkmak.

Bacaklarımın uyuşması, ne kadar uzun zamandır hareketsiz oturduğumun habercisiydi. Hareket etmek için masadan kalktığımda kafamı eğip ellerimi dikkatle inceledim. Hareketsizlerdi. Uzun bir süre de hareket etmeyecek kadar yorgun gibilerdi. Söyleyeceğini söyleyip, işini tamamlamıştı belli ki. Bundan sonrası bendeydi. Ellerime bakarken “Peki ya benim hayal kırıklıklarım?…” cümlesini yapışan dudaklarımın bulduğu aralıktan salıverdim… Değişebilmeye izin vermek, korkularla burun buruna gelmek, kendi sınırlarını genişletebilmek, tanımadığın yönlerine dalıp gezinmek ne büyük cüretti…

İçimde tuhaf bir kırgınlık ve umutla makarnamı yerken biliyordum. Belki bugün belki daha sonra başlayacaktı bu gelişim, ama içimde bir yerlerde bu gücü iliklerime kadar hissedebiliyordum…

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Cüret tarafından en son yayınlananlar

Kat 3, Daire 5, Tayfun

Bazı cezalar, bazı kuralları ezip geçmek için davranacaklara engel olmaz. Benim hayatımın

Bak Şimdi.

Çocukluğun yaşa göre psikolojik akrobasi sayılabilecek halleri vardır malumunuz. Büyüyünce bu akrobasi

Züğürt tesellim

Son 3 saattir ağı düşmüş külotlu çorabım, beli göbeğimi sıkan eteğim, polyester
YUKARI ÇIK