Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

O sırada başka başka bir yerde

Bir demli çay

Salı günü bir yerde.
Yalnız kalmak istediğini sanmıştı oysa yüreğinde büyüyen bunca kelimenin sıkı bir yağmurla oluklardan denize dökülmesi için belki birileriyle sessiz bir yürüyüşü paylaşması gerekiyordu. Sıradan bir kaybediş değildi bu. Bunca yıl boyunca biriktirdiği bütün para bir anda yok olmuş, düpedüz kandırılmıştı. Ailesine verdiği sözü de tutamamıştı. Kaloriferli bir ev ve yaz kış güneşi gören büyük bir apartmanın yüksek katlarından birinde daha güzel bir manzara. Üzerine giydiği montun cebinde, geçen hafta sokaktan aldığı kestanelerin kabukları vardı. Parmaklarının arasında yeniden ve daha küçük parçalara ayrıldılar. Gittikçe çöken karanlık yüzünden evini özledi. Dönüşe geçti. Yavaş adımlarla merdivenlerden çıkarken kulaklığındaki müziğin sesini kıstı. Tam anahtarını çıkarttığı sırada, kapı yavaşça açıldı. Annesi terliklerini kapıya yakın bir yere koydu. Odun sobasının sıcağı yüzüne çarptı.
Sobanın üzerindeki çaydanlık hiç bu geceki kadar paylaşmamıştı üzüntüsünü.

Perşembe günü bir yerde.
İçi içine sığmıyordu. Sabaha kadar gözüne uyku girmemiş, defalarca baştan, en baştan günü gözden geçirmişti… Yürüyerek gitmeyi tercih ettiği için önce pişman oldu. Sonra açık havanın heyecanına iyi geldiğini fark etti. Nihayet iş görüşmesinin yapılacağı ofisteydi. Masanın üzerinde kendinden önce aynı koltukta oturmuş olan belki bir müşteri, belki de bir başka çalışanın yarım bıraktığı soğumuş bir bardak çay duruyordu. İlk soru tek soruydu. Kendisinden herhangi bir ürün hakkında iki dakika içinde vurucu bir reklam sloganı yaratması istenmişti. Ofisten çıkarken insan kaynakları müdürü, pazartesi 08.00’de işinin başında olmasını söylerken, gülümsüyordu.
‘Cepteki son bir lira, biraz daha vakit varsa on beş dakika, Galata’da misinanın ucundadır çay’ diyerek hemen önündeki sehpada duran çay bardağını havaya kaldırmış ve işi kapmıştı.
Haberi hemen paylaşmalıydı. Her zaman gittikleri kafede, en iyi arkadaşını beklerken, kocaman bir cam kupada gelen demli çay hiç bu kadar ödül gibi görünmemişti gözüne.

Pazartesi günü, bir yerde.
Uzun bir gece olmuştu. Hastanelerin yoğun bakım servislerindeki genzi yakan ilaç kokusu ve bekleyenlerin acı dolu uykusuzlukları günü geceye hapsetmişti yine. İki aydır içerden beklenen iyi haber gelmemiş, kardeşinin durumu daha da ağırlaşmıştı. Gençlik günlerini hatırladı. İki aydır bir kolu yok gibiydi. Yersiz, yurtsuz, dilsiz ve kimsesiz hissediyordu kendini. Saat öğleden sonra dördü gösterdiğinde beyaz önlüklü doktor hızlıca kardeşinin bulunduğu servisin koridorundan kendisine doğru yürüdü ve ‘’Başınız sağ olsun’’ dedi. Cenaze işlemleri halledildikten hemen sonra mezarlıkta herkes gittiğinde yalnız başına kalmış, sessizce ağlayarak çocukluğunun tüm güzel günleriyle vedalaşmıştı. Acısını omuzlarına koyarak hızla yağan kar altında yürüdü ve ayağının altında gıcırdayan ahşap merdivenleri birer birer çıktı. Çalmadan açılan kapıdan girdiğinde eşi ve çocukları hiç konuşmadan karşıladılar. Her zamanki koltuğuna oturduğunda, kızı bir bardak demli çay getirdi sessizce…
Küçük kızının elindeki bir bardak çay, hiç bu kadar çok kelime saklamamıştı içinde…

Cumartesi günü bir yerde.
Karar vermek zorundaydı ve karar vermek üzereydi. Daha ne kadar beklemesi gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ya şirketin teklifini kabul edecek ve hayatının bundan sonraki kısmını denize uzak ama iyi bir geleceğe çok yakın olan o ülkede geçirecekti ya da beklenen konuşma olsaydı keşke. Çok sevdiği İstanbul’da martı sesleri eşliğinde ve sevdiği adamla devam etseydi yoluna. Konuyu kendisi açmak istemediği için, her zaman gittikleri aydınlık kafenin karanlık bir akşam bir üzerinde susmuştu. Eve dönerlerken ince bir yağmur başlamıştı. Yarın şirkete cevap vermesi gerekiyordu. Ablası bu hafta çocuklarla birlikte İstanbul’daydı. Evde annesiyle birlikte heyecanla kendisini bekliyor olmalıydılar. Hiç yorum yapmamışlar ve ‘’Hayırlısı neyse o olsun.’’ demekle yetinmişlerdi.
Yürüyüşleri iki kişilik, sessizlikleri bir asır gibiydi. Birden durdular. Söylemek için yağmurlu bir geceyi beklemiştim dedi genç adam…Ve on gündür yağmur yağmıyordu…
Eve döndüğünde tam da tahmin ettiği gibi annesi ve ablası çocukları yatırmış, kendisini bekliyorlardı. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. Evleniyordu. Güzel haberi vermek için tek bir şey eksikti.
Ablasının çay bardaklarına yavaşça attığı kaşıkların sesi kulağına hiç bu kadar güzel gelmemişti.

Cuma günü bir yerde.
Söylemediği şeylerin, bilinmiyor olmasından kimseyi sorumlu tutamazdı. Çocukluğundan beri böyleydi. Anlatmaz, anlaşılsın isterdi. Bağırmaz, duyulsun isterdi. Büyüdükçe bunun konuşabilme yetilerinden dolayı insanlarda gittikçe körelen bir yetenek olduğunu keşfetti. Hissetseler bile duymak istiyorlardı. Ne aptalca aslında diye geçirdi içinden. Nihayet uzaktan gördüğü çocukluk aşkı, içinde kopan fırtınalardan habersiz, usulca çıktı evden… Saçlarının kokusu bu kadar uzaktan bile ne kadar sahiciydi. Söyleyemedikleri gemici düğümü gibi birikti boğazında. Taksiye binmeden son bir kez kafasını kaldırdı genç kadın… Her zaman oynadıkları küçük havuzun yanına baktı son bir kez. Ve sarı taksi hızla uzaklaştı.
Kız kulesi uzaktan ne kadar yalnız görünüyordu. Hüzün hiç bu kadar içine işlememişti. Belki de ömür boyu pişman olacağı bir sessizliği ellerine almış ve cebindeki son bozuklukla bu kusursuz veda sahnesini süslemek istemişti
Yaşlı çaycının getirirken yarısını tabağa döktüğü bir bardak çay, hiç bu kadar paylaşmamıştı yalnızlığını.

Çarşamba günü, bir yerde.
Uzun süredir bekledikleri halde oğullarından haber çıkmamış, kaybolduğu geceden bu yana acıları dinmemiş ama umutları da tükenmemişti. Kendilerine geldiklerinde birçok tanıdık yüzün arasından seçtikleri beyaz önlüklü kasaba doktorunun endişeli bakışlarına rağmen hemen ayağa kalkmak istemişlerdi. Bölük çok uzakta olmasına rağmen oğullarının görevli olduğu karargâha gitmek istiyorlardı. Yaşlı vücutları kaybı kabullenmek istemiyor tam tersine geçit vermez dağlar arasında kaybolmuş askeri arama çalışmalarına katılacak gücü bile buluyorlardı kendilerinde. Bütün ısrarlara rağmen kalktılar ve nerdeyse emir veren bir ses tonuyla askeri birliğin zırhlı aracına binmek istediklerini söylediler. Acılı anne baba, oğullarının görev yaptığı karakola doğru yola çıktılar. Soğuğa ve düşmana rağmen onun yaşadığına inanıyorlardı. Araçtan indiklerinde tüm birlik onları bekliyordu. Sessiz hıçkırıklar içinde oğulları yaşında on beş genç ellerini öptü. Kimse konuşmuyordu. Poyraz Komutan, askerleri tarafından çok sevilen biriydi.
Prefabrik karakolun kömür sobasının üzerindeki demlikten sobaya taşan suyun cızırtısı duyuldu içerden. Soğukta ve ayaktaydılar.
Bir bardak çay, hiç bu kadar umut dolu görünmemişti yaşlı kadına.

Pazar günü bir yerde.
Günlerdir durmadan yağan kar yüzünden evden dışarı çıkamamışlardı. Kızı uzun yıllar önce onaylamadığı bir evlilik yaparak yurt dışına yerleşmişti. O günden beri eşinin kızıyla yaptığı gizli telefon konuşmalarını fark etmiş, fakat hiç soru sormamıştı. Yıllardır konuşmadığı kızı, torunuyla birlikte ilk kez kendilerini ziyarete gelmişti. Yenemediği öfkesi yüzünden bir haftadır aynı evin içinde köşe kapmaca oynuyorlardı. Kızının ziyareti tam da şehrin en ağır kışına denk gelmiş yedinci günün sonunda da akşam haberleri yağışın duracağı müjdesini vermemişti. Biraz hava almak için kendini dışarı attı. Kızı, torunu ve eşi neşe içinde kocaman bir kardan adamın burnuna havuç kondurmakla meşguldüler. Birden küçük kız kendisine doğru koştu ve paltosunun eteklerinden çekti, küçük kız dedesinin atkısını kardan adama takmak istiyordu. Gözlerinde çocukluğun verdiği pırıltı içinde yanakları soğuktan kıpkırmızı olmuş kocaman kahverengi gözlü bir kız çocuğu kafasını kaldırmış kendine bakıyordu. Elini tutan küçücük eli şefkatle sıkmadan önce birkaç dakika düşündü. Atkısını kardan adamın boynuna doladı. Eşi, kızı ve torunu ondan önce eve girmişlerdi. İçeri girerken çay bardaklarının sesini duydu. Kızı aynı eskisi gibi elindeki yirmi yıllık yuvarlak tepsinin üzerine üç tane bardak dizmişti. Sıcak çay yüreğindeki buzları çözer gibi oldu.
İçerden torununun kahkahaları geliyordu.
Yetmiş yaşındaydı ve uzun yıllardır kar yağarken içtiği bir bardak sıcak çay içini hiç bu kadar ısıtmamıştı.

Bir bardak çay üzüntünüzü paylaşır.
Bir bardak çay ödüldür.
Bir bardak çay birçok kelimeyi saklar içinde.
Bir bardak çay sestir.
Bir bardak çay umuttur.
Bir bardak çay içinizi ısıtır.

Mutfakta bir demlik çayın dumanı tütüyorsa yaşıyorsunuz demektir.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bir demli çay tarafından en son yayınlananlar

İşte o kadar.

Bunlar insanın düşündüğü şeyler değil. Ev alıştığımdan daha aydınlıktı, belki uzun zamandır

Tarihin tekerrürü ve çay

Çay getireyim mi dedi refakatçi kadın. İrkildim. -‘Efendim?’ -‘Çay, çay, içer misin?’

Çayın Göztepe Hali

Benim gibi bol kadınlı bir aileden geldiyseniz beni daha iyi anlayabilirsiniz. Benim
YUKARI ÇIK