Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

“Ne ördeği be kadın, leylek bunlar”

Şifa

Karaköy Kadıköy seferiydi.

Andrey Kurkov’un “A matter of death and life”ini okuyordum ki aklıma Korkusuz Korkak’taki Kemal Sunal’ın oynadığı Mülayim karakteri geldi. Orada da ana karakter, kendini öldürmesi için kiralık katil tutuyordu. Mülayim’e doktoru altı aylık ömrü kaldığını söylemişti, Kurkov’un Tolyası’nın ise bir sağlık sorunu yoktu. Mülayim filmin sonuna kadar kendi ölüm kararına sadık kalırken, Tolya kitabın ortasında kararından vazgeçmek istiyordu. İkisi için de ölümle yaşamın bir farkı yoktu. Mülayim sayılı olanı beklemenin manasızlığını kendince yok etmeyi amaçlarken, Tolya kalan günlerinin sayısını bilmediği bir ömrün manasızlığını ortadan kaldıracaktı. Peki Kurkov, Korkusuz Korkak’ı izlemiş olabilir miydi? Film yapıldığında 18 yaşındaydı.

Bütün bunları düşünürken yolu yarılamıştık.

Vapurun dış kısmında oturuyordum. Yanımda 1970’lerde devlet memuru olduğunu tahmin ettiğim beyaz kasketli bir amca, hemen sağında siyah kırmızı desenli eteğiyle kısacık esmer bir kadın ve kadının gürbüz çocuğu vardı.

“Bak ördeklere. Vak vak ediyorlar.” dedi kadın, vapurun güzergâhını mesken tutmuş kuşları oğluna işaret ederek, tüyler ürperten ördek sesi taklidiyle.

Oğlan göbeğini demirlere yaslamış, memelerini ikinci demirin üstüne yerleştirmiş, kollarıyla demirlerin üstündeki tahtaya asılmış duruyordu. Bir ayağıyla diğer ayağının üzerine basıp, boş kalan ayaktaki terliğinin yerinde olup olmadığını arada bir kontrol ediyordu. Vapurun etrafında uçan canlılara ilgisi neredeyse yok gibiydi.

Kadın: “bak ördeklere bak, gagalarına bak” dedi ve ekledi “hiçbir şeye merakın yok, çektin çekeceğin yere…” Muhtemelen kocasından bahsediyordu.

Kadının ikinci kere ördek demesiyle, yanımdaki amcanın yüz hatları sertleşti, nefes alış-verişi hızlandı, göğsü hızla inip çıkmaya başladı, kafasından ne geçirdiyse bir ‘tövbe bismillah’ çekti seslisinden, kafasını bir sağa bir sola oynatarak ve elindeki gazeteyi sert bir şekilde kapatarak kadına döndü. “Ne ördeği be kadın, leylek bunlar” dedi.

İkisinin de bahsettiği bildiğimiz martıydı.

Garip bir andı. Herhangi bir bilgiyi aileden yanlış alabilirdik. Yanlış bir bilgiyi başka bir yanlış bilgiyle değiştirebilirdik. Bir martı önce ördek, sonra leylek olabilirdi. Ne olursa olsun çocuk için mütemadi bir kafa karışıklığı olmalıydı. Meraklıysa araştıracak, tembelse konuyu nadasa bırakacaktı. Gürbüz çocuk ikinci kategoride gibiydi. Martının martı olması için benim gibi birinin müdahalesi gerekecekti. Gelin görün ki, müdahale etsem bu gürbüz çocuğun topluma olan güvenini sarsabilirdim. Acaba Mülayimler ve Tolyalar böyle çocuklardan mi çıkıyordu? Tam ‘işin içinden çıktım’ derken, yeni sesler kafalarını daha da mı karıştırıyordu? Müdahale etmemeye karar verdim.

Aklım kadının vak vak deyisinde kalmıştı. En son böyle bir vak vak sesini seneler önce duymuştum. İlkokuldan servisle eve doğru dönerken, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları’nın Bayar Caddesi tarafında bir kadını hastanenin duvarının üstünde görmüştüm. Bir bacağı duvarın hastane tarafında, kocaman göbeği duvarın üstüne yığılmış, bir bacağı ise cadde tarafındaydı. Duvar 3 metreden yüksek, nasıl oraya tırmandığına zerre anlam veremediğim, rahat doksan kilo üzerindeki kadın kendini kaldırıma yuvarladı. Başörtüsü yere düştü. Ayağa kalktı. Bu sırada servisimiz Kadıköy’e gidiş yönünde ışıklarda bekliyordu. Kadın silkinmeden, önce sendeleyerek sonra hızla karşı şeride canı pahasına ‘vakk vakk’ diye bağırarak koşmaya başladı.

Bir terliği ayağından çıktı ve arkasına bakmadan koşmaya devam etti. Bense servisin içindekilerle göz göze gelmeye çalışıyor, bu sihirli anı benden başka gören olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Serviste kimse bu büyük kaçışa uyanmamıştı, ta ki kadın sadece benim tarafta açılan pencerenin önüne gelip, avazı çıktığınca bağırana kadar: “ne bakıyorsun ulan şişkoooo”. Servise doğru afili bir tükürük salladı. Bu sırada ağzından çıkan sakız tekerleğin yanına düştü, sakızını eğilip aldı ve büyük kaçışına devam etti. Sakızı, yolun ortasında unuttuğu terlik eşinden daha değerli olmalıydı.

Enteresandı. İlk bakışta mantıklı gözükebilecek Mülayimler, Tolyalar büyük kaçışı kendi kiralık katillerinde arıyordu, oysa toplumun deli diye addettikleri yeni kaçışlar pesindeydi ve hareket halindeydi. Bir de hiçbir şeyin farkında olmayan vapurdakiler vardı. Üçe ayrılmıştık anlayacağınız. Bana göre çözüm insanoğlunun aklının şifası için kendini arayışlarla meşgul etmesinden geçiyordu. Ya yerimizde sayacaktık ya da sınırlarımızı genişletmeye çalışacaktık. Ne düşünmeyenlerden ne de kiralık katil arayanlardan olmak lazımdı. Ben de, bu yüzden, mana yolunda, hareketin bereketine inandım.

Yolculuk boyunca iki sayfa okuyamadığım kitabıma döndüğümde vapur Kadıköy’e yanaşıyordu ve ve benim Haydarpaşa’da inmiş olmam lazımdı.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Şifa tarafından en son yayınlananlar

Yedi Şifası

Hamamda Deli Var’ın sadık okurları, sohbeti kalabalıklaştıranları, söze dahil olanları Ocak ayında
YUKARI ÇIK