Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Mutluluktan hikâye çıkmaz

Bir demli çay

Yine koridorda karşılaşmıştık. Mahcup mahcup gülümseyip, ayak üstü, nasılsın, nasıl gidiyor diye konuşma ihtiyacı duymuştuk. Hani birimiz tuvalete gidiyordur, öteki de su almaya… Gündelik, rutin işlerin arasında sırf karşılaştık diye, zamanın ortasında bir pencere açılıyordu, oradan birbirimize el sallıyorduk.

Fakat bu sefer, diğer onlarca karşılaşmamızdan farklı olarak, ‘aslında epey stresliyim, yarın proje değerlendirmesi var. Komitenin dışında bağımsız bir üçüncü kişiye sunum yapacağım. Projeyle devam edip etmeyeceğim, o toplantının ardından belli olacak’ dedi.

Bu cümleleri kurarken ellerini hızlı hızlı çırpıştırıyor, gözlüklerinin arkasında göz bebekleri parlıyordu. Yüzünde bir gülümseme vardı, ama bir sevinç gülümsemesi değildi o. Hani canı çok yanınca ancak insan öyle deli deli gülerdi. O anın deliliğini paylaşıp, iyi şanslar diledim.

Öyle özel bir samimiyetimiz yoktu, ama ertesi gün toplantı saatinde, ‘başaracağından eminim’, diye mesaj attım. Tabi ki toplantı iyi geçmişti, tabi ki proje devam edecekti. Mesajımı gördüğüne çok sevindiğini, beraber bir şeyler içmek istediğini söyledi. Ertesi güne plan yaptık.

Çaylarımız önümüzde, ufak bir masanın karşısından birbirimize eğiliyorduk. ‘Aslında işlerimin iyi olduğunu biliyorum, ama sürekli bir kaygı içindeyim. Sanki yeterli değilmişim, buraya ait değilmişim, bu birisi tarafından fark edilince, gönderilecekmişim gibi hissediyorum’, dedi. Yüksek sesli eleştirilen, büyük egoların olduğu bir kurumda çalışıyordu. Kimileri, ona kalırsa, çoğunlukla erkekler, takım tutar gibi taraftar olup hep beraber karşı takıma tezahüratlarda bulunuyorlardı. Bunların arasında kayboluyor, kimsesiz kalıyordu. İş ortamı dışında, kendi gibi birkaç tane daha kadın arkadaşına arada durumdan bahsedip, gizli gizli dert yanıyordu.

Peki sence senin gibi hisseden başkaları da var mıdır, diye sordum. Emin değildi, ama kesin vardır diye düşündü. Diğerleriyle bu konuyu konuşup, paylaşmamış olmasına şaşırdım. Söyleniyormuş gibi gözükmek istemiyorum, dedi. Aslında böyle hissedip, konuşmayı ihmal eden o kadar insan vardı ki…

Birkaç sene önce üniversite çalışanlarına sendika getirmeye çalışırken, kapı kapı dolaşıp, sendika ne demek, insanlara onu öğretiyor, iş hayatlarında yaşadıkları hikayeleri dinleyip, sendikanın bu gibi sorunlara çözüm bulup bulamayacağını araştırıyorduk beraber. Belki 200 kişiyle teke tek konuşmuşumdur iki sene zarfında. Herkes konuşmalara oda sıcaklığındaki ses tonlarıyla başlıyordu. Ne zaman ki sorunlarından bahsetmeleri gereksin, ses düşüyor, gizlilik sinyali veren bir vücut diline bürünülüyordu. 6 aylık bebeği olan bir kadın, annelik izninin olmamasından, emzirme odalarının kampüsün ta öteki tarafında olmasından, Koreli bir öğrenci, bitmek bilmeyen, camsız laboratuvarlarda geçen gecelerinden, bir eşcinsel, ayrımcılıktan… hepsi gizli gizli, kısık sesle anlatıyorlardı hikayelerini. Utanarak. Hani ‘iyi’ haberlerin tam zıddına. Doğum günleri, düğünlerde olduğu gibi bağıra bağıra değil. Acı haberleri, yaşananları, kimse duymasındı.

Fakat ben duyuyordum. Belki 10 kişiden daha duymuştum her birinin kendine özel sandığı, gizli hikayesini. Ama onlar birbirini duymuyordu. Çünkü herkes ölümüne korkuyordu kötü hikayeler anlatmaktan. Konuşmak istemiyorlardı, akıl hastalığından, para sıkıntısından, boşanmalardan, düşüklerden…

Kapı kapı dolaşmalarımın sonunda, sendikadan fon isteyip, kampüsteki bütün çoğunluğu birbirini hiç tanımayan, doktora işçileri için bir aktivite düzenlemeye karar verdim. Yemek, içki eşliğinde, sandalyelerden bir çember yapıp, ortasına tek kişilik bir sandalye koyacaktım. İsteyen istediği zaman çıkıp kendisiyle ilgili bir hikâye paylaşacaktı. Önce herhalde kimse gelmez diye düşündüm. Sonra da gelseler de hikâye paylaşmazlar. Ya da paylaşsalar da çok detay vermezler…

Belki 100 kişi katıldı o gün. Tanımadıkları bunca kişinin önünde, insanlar tek tek çıkıp, hayatlarında başlarına gelenleri, zor olaylar karşısında hissettiklerini anlattılar. İçkinin de etkisiyle herkes alışık olmadığı bir rahatlığa bürünmüştü. Konuşmaların sonunda diğerleri hikâyeye dahil oluyor, kendi benzer hikayelerinden alıntı yapıp, akıl veriyorlardı. Hikayelerin içeriği ağırdı, ama odanın sesi, tadı, kokusu tatlılaşmış, oda büyümüş, soluk renkleri aydınlanmış, içi dolmuştu.

Zor hikayeler, anlatanlar için yumuşuyor, dinleyenler için anlam buluyordu. Ki bu birbirini hiç tanımayan yüzlerce çalışan bugünün hemen akabinde, altı ay içinde oy çoğunluğuyla sendikalaşıp, beraberce bir masaya oturup, bu anlatılan hikayeler üzerinden yasal bir metin yazacaktı. Sendikanın protokolü tam da bu yaşanan ortak sıkıntıları içerecekti.

Çayımdan bir yudum daha alırken, o yüzden şen de konuşmalısın, dedim. Hikayelerini dinleyip, söyleniyorsun, diyenler, o hikâyenin kötü kahramanlarından başkası değildi. Böyle böyle bölünüyor ve içe dönüyordu, güç karşısında ezilenler. Birbirlerine de kendilerine de düşman oluyorlardı aslında. Konuşmayarak, kendilerini sansürleyerek…

“O zaman sen de söyleniyorum deyiver, ee.. de, sonra?”. Hangi hikâye kolay bir hayatı konu almış? Hangi hikâyenin kahramanı hep mutlu anlar yaşamış? Hikâye, beklemediğimiz halde başımıza gelenlerdir. Zorluklar, gariplikler ve hatta çirkinlikler…

O yüzden zor anlar yaşarken kendine şunu hatırlat: hikaye, iyilik, güzellikte değil, işte o zor, garip anların tam ortasındadır. Paylaş ki, senin de hikayen bir anlam bulsun.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bir demli çay tarafından en son yayınlananlar

İşte o kadar.

Bunlar insanın düşündüğü şeyler değil. Ev alıştığımdan daha aydınlıktı, belki uzun zamandır

Tarihin tekerrürü ve çay

Çay getireyim mi dedi refakatçi kadın. İrkildim. -‘Efendim?’ -‘Çay, çay, içer misin?’

Çayın Göztepe Hali

Benim gibi bol kadınlı bir aileden geldiyseniz beni daha iyi anlayabilirsiniz. Benim
YUKARI ÇIK