Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Mutlu belirsizlikler

Kör Nokta

Kimseyi veya hiçbir olayı tümüyle anlayamıyoruz aslında. Bir varsayım, ya da bir boşlukları doldurmaca bizim yaptığımız. O boşlukların bile ne olduğunu tümüyle bilmiyoruz çoğu zaman. Ve zihin, doğal olarak örtbas ediyor bilmediklerimizi. Çünkü belirsizlik kadar zihni yoran başka bir şey yok. Belirsizliklerden doğuyor endişeler, ki onlar günümüzün hastalığı. Bu belirsizlikleri, elinde yeterince veri olmayan zihin, haldır haldır çözmeye girişiyor. Ama başaramıyor… nasıl başarsın?

Kendisine anksiyete teşhisi konulmuş bir arkadaşım ısrarla bana ‘neden’ diye soruyor. ‘Neden çekip gitti? Neden beni sevmedi? Neden aramadı? Neden öyle dedi?’… Neden soruları bittikten sonra, ‘peki ya’lar başlıyor. ‘Peki ya bir daha konuşmazsak? Peki ya tamamen bittiyse? Peki ya eskiye geri dönemezsek?’. Biraz altını kazıdığımda bu cümlelerin altından, önü arkası açık bir kontrol güdüsü ortaya çıkıyor. ‘Eğer şöyle yaparsam belki böyle olur mu, dersin? Ben mi arasam? Şunu mu desem? Belki o zaman düzelir mi?’. Aslında tüm endişelerinin altında, o çok korktuğu hayal kırıklığını engelleme ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. Merak edip, ‘peki evet, diyelim ki seni terk etti, hiç sevmedi, ve ne yaparsan yap, bunu değiştiremezsin. O zaman ne olacak?, diye soruyorum. ‘Olamaz. O zaman yıkılırım, bir daha mutlu olamam’ diye cevap veriyor. Biraz daha dürtüp, ‘e tamam mutlu olmadın, peki o zaman ne?’ diye üsteliyorum. ‘Nasıl yani? Hepimizin amacı mutlu olmak değil mi sonuçta?’ diye şaşırıyor.

İnsan hayatının amacının mutluluk olması ne kadar da Batılı bir kavram aslında. Bireyin memnun olması, kendini gerçekleştirmesi, ihtiyaçlar hiyerarşisinde üst seviyelere çıkması… Bireyin amacının mutluluk olduğu bir dünyada acı çekmek ne büyük başarısızlık olsa gerek. Günümüz insanı da belki bu yüzden devamlı nasıl acıyı, rahatsızlığı engelleyeceğini düşünüyor. Bu yüzden belki de arkadaşım devamlı bana ‘Neden’ diye soruyor. Çünkü acının nedenini bir öğrense, bu neden üzerinde kontrol sahibi olup, acının kökünü kurutabilecek. Aslında fonksiyonel bir duygu endişe. İnsanı, olumsuz olayların gelecekte tekrarlanmaması için bir çözüm bulmaya yönlendiriyor.

Fakat, bir olumsuz olaylardan ders çıkarmak var, bir de hayatın amacının mutluluk olduğu inancıyla yasamak. İkisini birbirine ekleyince bitimsiz bir endişe krizi kuşatıyor bu an’ı. Sanki artık an yokmuş da, yalnızca geçmiş ve gelecek varmış gibi.

Böyle endişe anlarımdan birinde bir Zen ustasına ‘Neden’ diye sorma gafında bulundum. Bana, ‘Orijinal yüzün, ebeveynlerin doğmadan önce neye benziyordu?’ diye cevap verdi. Öylece sessizce çok uzun süre bu soruya akıllı bir cevap aradım. Gözlerini dikip, bu halimi izledi ve bekledi. Sonunda, ‘Bu sorunun cevabını bilmeme imkan yok’, diyerek pes ettim. Karşımdaki gülümseyip, ‘doğru cevap bu’ dedi. Neden sorusunun cevabını asla tümüyle bilemeyiz, dedi. ‘Eğer zihnin, tükenmez bir ‘neden’ arayışına gidiyorsa, dur, ve sana sorduğum soruyu hatırla.’ “Neden mi? Cevap: Çünkü çimler yeşil, gökyüzü mavi”, dedi.

Böyle bir cevap, benim Batılı eğitimim için yeterli değildi. Her zaman bir neden olmalıydı. Her problemi dibine kadar sorgulamalı, ve böylece çözüme ulaştırmalıydım. Hem nasıl olur da neden sorusunun cevabını bilmeye imkan yoktu. ‘En basitinden ‘neden ağaç hışırdadı? Çünkü rüzgar yaprakları titretti.’. Al işte, cevabı kolay bir neden sorusu!’ dedim. Arkama gelip, kafamı ağaçların olduğu yöne doğru nazikçe çevirdi. ‘Bak’ dedi. Önümüzdeki ormana doğru bakışlarımı diktim. Hemen solumuzda bir çalılık vardı, onu işaret edip, onu hatırlamamı söyledi. Aynı şeyi sağımızdan kalan bodur bir ağaç için yaptı. Sonra da bir elini sol gözümün üzerine kapadı. Açık olan sağ gözümle solumdaki çalıya bakmamı istedi. Sağındaki bodur ağacı görüyor musun, diye sordu. Görüyordum. Kafamı yavaş yavaş öteleyerek beni öne doğru iterken, hala görüyor musun? diye soruyordu. Ta ki bodur ağacın olduğu yerde bir boşluk kalana dek. ‘Şimdi göremiyorum’ dememle elini sol gözümden kaldırıp, tekrar bakmamı istedi. Bodur ağaç tabi ki hala oradaydı.

‘E hani senin o rüzgarda hışırdayan ağaç var mı yok mu o zaman’ dedi. Vardı tabi ki. Yalnızca sağ gözümün kör noktasında kalmıştı bir an için. Bunu hemen bilimsel şekilde açıklamaya giriştim. ‘Kör noktanın ne olduğunu biliyorum’, dedi. ‘Fakat senin bilmediğin, iki gözünün arkasında kalan bu kör noktanın, her an baktığın her yerde koskoca bir boşluk yarattığı’, dedi. ‘Madem kör noktan var, hani şimdi nerede, sen önüne bakarken?’.

Gerçekten de öyleydi. Çünkü o anda gördüğümüzü sandığımız çoğu şey, geçmişte öğrenilmiş dünyaya aitti. Yani, her ana baktığımızda geçmişi yansıtıyorduk zihnimizde. Bir boşluk, bir karanlık mı var görü çerçevemizde, hop, zihin onu geçmişte öğrenmiş olduklarını hatırlayarak kapatıyordu. Diyelim ki önümde bir ağaç vardı, ağacın dalı kör noktama denk gelmiş. Zihin, ‘a ben bunun dalı göremiyorum’ demiyordu da, ‘he ben bunun neye benzediğini önceden biliyordum, gördüğüm kadarını tamamlayarak o dalı temsil edebilirim’ diyordu.

Neden sorularımız da hep bu boşluk doldurmacanın üzerinden cevaplanıyor. Çünkü aslında kimi, neyi, tümüyle bilebiliriz ki? Belki de endişelerimizin çoğu böyle bir çözüm ve algı gücüne sahip olduğumuzu sanmamızdan ve devamlı bir çözüm arayışımızdan geliyordur. ‘Peki algının, görgünün tam olmadığını bilmek seni çok korkutmuyor, sana çok acı vermiyor mu?’ diye sordum Zen ustasına. ‘Öyleyse yaşıyorum demektir’, diye cevap verdi.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Kör Nokta tarafından en son yayınlananlar

Biraz yaklaşın lütfen.

7 Eylül sabahı İstanbul yolunda ve konum olarak Çanakkale çıkışında, karınca kararınca

Bir İnsan Bir Orman

Hiç güneşe koymadım halbuki… Bilerek değil, tam olarak bilmeyerek de diyemem ama

Bir Falın Tasviri

Mayıs ayıydı, falımda hasret çıkmıştı. Unutmam o mayıs ayını. Hep aynı çitle

Açısı On Beş Derece

Nerede yardıma ihtiyacı olan bir nokta görsem, nefes alabilmesi için bir miktar
YUKARI ÇIK