Kendi seçtiğim bir yalnızlık

İstisna

Susmayı tercih etmek demek anlatacak bir hikayemiz olmadığı anlamına gelmez. Benim için konuşmak hiçbir zaman kolay olmadı. Bu manada, ‘kendi kendine konuşanlardan’ biriyim. Muhakkak etrafında da vardır.

Kışı, karanlığı ve soğuğu hiç sevmedim. Özellikle Aralık sonlarında asgaride tutmaya çalıştığım sokak yürüyüşlerinde içimde oluşan titremelerin sebebini sadece bu kasvetle açıklayamam. Belki de bu yüzden, ne zaman ‘nasıl filmler seversin’ dediklerinde, her daim ‘içinde güneş, deniz ve renk olan filmler’ diye cevap veririm. Belki anlamayacaksın ama insanlar evinden uzaktayken böyle hissedebilir. Kaldığım şehirlerde insanlar kendi kültürlerinin kutlama zamanlarına yakın bir anda ortadan çekilir ve onlarla beraber şehrin sesleri de yok olur. Daha birkaç gün öncesine kadar camımın önünden onlarcası gelip geçerken, saatte üç, bilemedin beş insan geçse, sanki bir daha başkası geçmeyecekmişcesine gözüm takılıp kalır. Bu zamanlarda dışarıdaki dinginlik, içimdeki rahatsızlıkla tezat düşer.

Ve yine bu zamanlarda, beynim kalabalıklardan yalnızlığa geçişi hazmedememeğimden olsa gerek, karıncalanmaya başlar ve ağırlaşır. Koltuğuma daha çok çökmüş olurum ve sevdiklerimin yanımda olmasını arzularım. Sese çok ihtiyacım olur. Birkaç dakikalık telefon konuşmaları beni bir süre için rahatlatsa da karıncalanma aynı şiddetiyle yeniden başlayabilir ve içimdeki savaş, yer yer ateşkeslerle devam edebilir.

Ve geceler… En kötüsü geceler. Kışın uzun karanlığı bir kabustur benim için. Burada eklemeliyim; ‘kâbus çökmesi’ en sevdiğim deyimlerdendir. Bence ‘kâbus çökmesi’ insanların bir anlık içinde bulunduğu karanlığı tasvir etmez, geleceğiyle alakalı da bir şeylere işaret eder. Sanki ilerde var olabilecek küçük mutluluklara, güzel düşüncelere de perde inmesi olarak da yorumlanabilir.

Ne diyordum? İnan bana, düşünceler ağırlaştıkça, beden de ağırlaşır. Ve biliyorum ki aradığım huzur bu günlerin çabucak geçmesiyle gelecektir. Saklambaçta ona kadar sayan bir çocuk gibi, o insanları, sesleri yeniden bulmak için gün saymam gerektiğini bilirim. Tabi başka bir tezatlık da oluşur burada. Yaz mevsiminin geçtiği zamanda, ömrümden bir senenin gittiğinin farkına varırım. Neyse, bunları sana anlatabiliyorum çünkü az evvel dediğim gibi hikayem kendime söyleyebildiklerimi kapsıyor. Susmayı da tercih edebilirdim. Kusura bakma sadece kendime odaklandım.

-Seni anlıyorum yeğenim. Bak sol tarafımız İmparator Anastasius’un surlarıymış eskiden. Uzun duvar bir diğer adıyla. Çok kişi bilmez. Yüzyıllar önce İstanbul’un koruma kalkanı olması için kuzeyden güneye kadar dikmişler.

-Bilmiyordum. Yolculuk uzun sürecek ve duvarı geçtiğimize göre İstanbul’dayız sayılabilir, en azından birkaç yüzyıl öncesinin şehir planlamasına bakarak.

-Tam da değil aslında yeğenim. Bilmediğimiz kapılar da vardır.

“Kapılar vardır muhakkak” diyerek kafamı eğdim.

Yağmurun çiselemesiyle, sileceklerin sesinin bir küsur saat geri plandaki yegâne ses olduğu, şehre yolculuğumuz devam etti. Silecekler yer yer hızlanıyor, yer yerse yavaşlıyordu ama ritmi bir şekilde tekdüzelikten çıkamıyordu. Trafik ışıklarında gelmeyen korna sesi, İstanbul sakinlerindeki, geçen koca senenin yorgunluğunu ve bunun yarattığı takatsizliği gösteriyordu. Belki de hengâmeden ve kargaşadan bir nebze uzakta olmak, onları bu sessizlikten mutluluk duymaya itiyordu.

Bir küsur saatin sonunda, şoförün kaşlarını çatmaya başlaması, akabinde de kafasını arada sırada sağa sola döndürmek suretiyle kendisiyle bir sohbet içinde olduğunu anlamam uzun sürmedi. Sileceklerin tik tak sesleri arasına diş gıcırdatma sesleri girmeye başladı. Ve yine bir küsur saat sonra kendiyle alakalı bir şeyler demek istedi. Oysa ben ona herhangi bir soru sormamıştım:

-Çocuklar iyi yere geldiler şükür. Ama yine de çalışmak zorundayım. İyi dediğime bakma. Torunlarımın ve babalarının eksiklerini ben kapatmaya çalışıyorum. Okulun servis ücretleri benden olsun diyorum bu ay. Torunların bildiklerinden de emin değilim açıkçası. Oğlanlarım bile farkında değil gibi. Belki büyük torunun haberi vardır. Sanki onda bir cevher var. Ne yapsam doğru bir yol için yapıyorum gibi. Haliyle diğerlerine de yapmak zorundayım yeğenim. İnsanoğlu, toprak gibi sulaman lazım. Bir umut o da iyi yetişir. Allah, tut elimden dedirtmesin kimseye. Tek emekli maaşım var. Hanımla bize yetiyor. Benim çalışmaya ihtiyacım yok.

“Yaşın yetmiş var mı?” diye sordum.

-Var. Var ama çalışmak zorundayım dedim ya. İki oğlan, iki oğlanda da ikişer torun. Hanımla bizi de say. On kişiyiz. Babalık farklı bir durum yeğenim. Askerliklerini yaptırdım, düğünlerini yaptım, evlerini düzdüm. ‘Bana ne’ diyemiyorum. Örf mü dersin âdet mi dersin. Ben babama çiftçiliği bıraktırdım mesela. Buraya geldiğimde dedim ki ‘dört-beş ay bende durun kışın, yazın da dönün yaylaya’. Üç erkek kardeştik ve ben küçüklerimi de çalışıp okuttum. Herkes kendi düzenini kurdu. Allah canlarını sağlam eylesin. ‘Baba şoförlüğü bırak’ diyememelerine içerleniyorum. Beddua etmiyorum. Benim babama yaptığımı, benim evladım bana yapmıyor. Allah toprağına yanlış haber götürmesin. Dost için ölür, düşman için diriliriz. Çalışmak zorundayım yeğenim. Bir bankadaki krediyi başka bankadan, başkasındakini başkasından alarak ödüyorum. Vergileri, zamları… Vakti zamanında İtalya’dan gelen bir beyefendi binmişti de bir şey anlatmıştı. Yakın zamanlarda bunları krizden çıkaran yeni başbakan, eskisini ‘fareli köyün kavalcısına’ benzeterek suçluyormuş. Hep tozpembe hayaller vererek, milleti peşinde sürüklüyormuş diye kızıyormuş. Bir gün canlı yayında eski başbakana, yenisinin bu benzetmesini sormuşlar. Eskisi de ‘fareli köyün kavalcısını tanımıyorum ama bu yeninin yönetiminde onu da vergiye bağlarlar merak etmeyin’ demiş. Öyle bir durum bizim ki de. Velhasıl kelam yeğenim, aile kurmak demek bir çekirdek aileye bakmak değil. Senden sonrakilere de, gücün yettikçe.

Solumuzdaki surları işaret ederek: “Bak bu surları bilirsin. Topkapı’ya geldik. Eskiden İstanbul’a gitmek demek bu surların içinde olmak demekti.”

Sonrasında yine sessizleşti. Ben de bir süre bir şey sormadım. Bu sefer silecek seslerinin arasına sur içindeki sokakları dönerkenki sinyal kolunun çıkardığı sesler karıştı. Diş gıcırtısının yok olması demek tamamen susması manasına geldiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Vücudu fırtınada bomboş bir arazide kalan tek bir ağacın dalları gibi sallanıyordu ve her an çatırdayacak gibiydi. Ne zamanki senelerin birikmesi olduğunu düşündüğüm hikayesine daha fazla dayanamadı, kalbi bir çiçek gibi açtı. Haliç surlarına yakın bir yerde arabayı sağa çekti ve ağlamaya başladı.

Silecek sesleri bu sefer hıçkırıklara karışırken, tam olarak ne yapacağımı bilememekle beraber, “üzülmeyin lütfen” diyebildim. Aklım ister istemez, sokaklarda yanından geçtiğimiz binlerce kişinin ‘hikayelerini’ kimlerle paylaşabildiğine gitti. Dediğim gibi susanların bile bir şekilde söylemek istedikleri vardı. Ya zaman lazımdı ya da geçilmesi gereken kendi içlerindeki surlar.

-Yeğenim neden böyle oldu bilmiyorum.

Kendi derdinden ziyade, karşısındakinin anlattıklarına da önem verdiğinden olsa gerek “Beni bırak şimdi. Sen niye sene sonlarının seni üzdüğünün asıl nedenini söylemedin” dedi.

-Bazı zamanların bazı şeyleri hatırlattığı için. Özü bu.

-Aynı dert işte yeğenim. Sen, istemediğini hatırlatacak saatlerden, günlerden, havalardan kaçmaya çalışırken, ben sanki senelerdir onun içindeymişim gibi de haberim yokmuş gibi hissettim. Kış dedin, karanlık dedin, sessizlik deyince ilkin anladıydım seni. Benim de kafam ağırlaşıyor ve vallahi şu koltuğun üstünde kayboluyormuşum gibi hissediyorum. Bak beni de konuşturdun.

Bir an duraksadı. ”Kusura bakma” dedi tekrar. “Erkek adam ağlamaz yeğenim ama…”

Kendi söküğünü dikemeyen terzi edasıyla “daha fazla konuşmalısın” dedim ve ekledim: “Gerekirse oğlunla, gerekirse hanımla. Her şeyi kendine saklamanın gereği yok. Konuşmayı unutuyoruz. Birikince de tanımadığımız birisine patlıyoruz. Doğrusun, dertler aynı. Sen bunu yapmasan pişman olacaksın. Sen aslında yalnız değilsin. Aksine bu seni yaşama bağlayan şey bu, sevdiklerinin iyi olması.” Bu sırada onu hafif bir gülme aldı. Elinin üstüyle yanağındaki son gözyaşını sildi.

-Haklı olabilirsin yeğenim. Bunu kendim için yaptığımı düşünmeliyim. Peki senin derdine nasıl çare bulacağız?

-Bak bir iki gündür buradayım. Ama genel olarak aklımdakilerin bir dert olduğunu düşünmeyerek. Sen torunlarının eğitimini, bir baba çocuklarının geleceğini veya borç içindeki hane halkını ve nicelerini… Hepimizin aklı dolu. Kaygılarımızdan büyük kaygılar var. Herhalde ben de bunu hatırlamak zorundayım. Hatırlayabilir miyim? Bilmiyorum.

-Başka çaren yok çünkü içine attıkça bir gün sen de tanımadığın birinin yanında ağlayabilirsin yeğenim. Ve ikimiz de biliyoruz ki kendi kendime konuşanlardanım desen de, bugün biraz kaçak güreştin.

-Belki de sadece kendi seçtiğim bir yalnızlığa tahammülüm var, maruz bırakıldıklarıma değil.

-Olabilir. Kim ister ki?

-Neyse, neyse. Zaten yakındım gideceğim yere, biraz yürüyeyim izninle. Teşekkür ederim, iyi geldi. Böyle konuşmalar istisnaidir ve değerlidir. Hem bakarsın, İtalya’dan gelen bir beyefendinin sohbeti gibi bir gün bu geceyi de başkasına anlatırsın. Hakkını helal et tekrardan ve mutlu seneler.

-Mutlu seneler yeğenim.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*