Kadının kürtajı, sezaryeni, doğumu yine adamlara dert oldu.

Mazi

Çünkü benim de –yeminle- bu sabah bir umut var-dı içimde.

Uyandım, rutin işlerime koyulmadan önce, iki saat farkla yaşayan memleketimin iktidarını düşündüm, adamlarını, başbakanını. Sonra dedim ki kendi kendime, kızım yüzünü hangi sabunla yıkayacağını acaba sordun mu henüz bu adamlardan birine? VARAN BİR! Yüzümü kendi seçtiğim sabunla yıkadım, üstelik kendi arzuladığım saatte uyumuş, kendi arzuladığım saatte uyanmıştım. Türkiye için yeterince iyi biri miyim, bunu sorgulamalıyım, dedim kendi kendime.

Hayatta heyhat ne zor iş Türkiye için yeterince iyi olmak.

Ardından, bu ecnebi memlekette bir Yunan bir Güney Kore’li dostun sohbeti eşliğinde, ‘evliliğe sebep kaldı mı?’ diye bir soru gelmesin mi? Olabilir mi, Türkiye’de herkesin bildiği, herkesin hayatında bir iki şamarını yediği kutsal aile değerlerini Yunan ve Güney Kore’li dostum yoksa-yoksa-yoksa duymamış olabilir mi? Diye ben düşüne-durdum. Durdum durdum yoruldum, Kolombiya’lı bir dostum ‘kürtaj yasak ülkemde’ dedi, Arjantinli dostum ‘gitmek istemiyorum bu ülkelere’ deyip de bana pek müstehzi bakınca. –Duydular mı ülkemin en son bombalarını (hem metafor hem gerçek anlam… ‘gerçek’ o da benim ülkemde pek bulanık bir şey demek… Neyse)

Karınca kararınca, Sezar’ın hakkı Sezar’a, Türkiye’de develerle gitmiyoruz yollarda, Türkiye’de muhafazakar despotluklardan kaçmaya çalışarak çoğunlukla: kürtaj cinayettir! Boşanmak felakettir! Bir kadınla bir adam güreşirse, bir kadınla bir adam öpüşürse- HATTA ve HATTA bir kadınla bir adam sevişirse, diye diye diye yasakları savunanlara diyemediğimiz bir koca kamyon lafla bileklerimizde.

Ne fark ederdi develerle gezsek koca memlekette, muhafazakar despotluklarla savaşmak yerine? Yabancı dostlar develeri sormuyorlar artık (bir zahmet) devir değişti Hüseyin, devir değişti nihayet. Yabancı dostlar Uludere-Roboski’yi soruyorlar. Neden öldü 34 genç, çoluk çocuk neden bombalandılar, diye bir merak onlarda, bir merak ki aa çok tuhaf, biz de diyorum aynı şeyi merak ediyoruz aylardır. Biz de aynı şeyi soruyoruz boyuna.

Sonra ben de giymişim kısa şortumu, VARAN İKİ! Sormadan etmeden, münasip midir diye, tasdikletmeden. Mecliste kadınların pantolon giymelerine, türban takmalarına izin vermeyen, yani kadının kostümüne bizatihi müdahale eden bir devlete bir sisteme danışmadan giyinmişim bugün. Tanrı’m bu ecnebi ülke beni pek usturupsuz birine çevirdi sanırım. Korkarım unutuyorum sürekli birilerinden izin almayı, korkarım sormayı atlıyorum giyinirken bir adama. Uygun mu diye. Tamam mı, izin verdin mi, kutsal aile değerleri kümene beni de ama nolur nolur ekledin mi… demeden daha.

Bir kısım dostum çocukları sevmediğini, hiçbir zaman çocuk yapmak istemediğini söylüyor. Haberleri yok demek kati doğrulardan, nereden bilsin garipler. Mütemadiyen kaç çocuk yapmaları gerektiğini söyleyen kimse mi yok hayatta diye arkalarına bakıyorum, üstlerine. Tuhaf şey, kimseyi göremiyorum. Kısmet. Çocuk isteyen bir kısım dostumsa sezaryenle doğumdan bahsediyor- artık eminim bu insanlar hayatın doğrularını hiç bilmiyor.

Çünkü hayatın doğrularını Türkiye’de, kadınların hayatını ilgilendiren doğruları, kadınların bedenlerini doğrudan ilgilendiren doğruları hep adamlar söylüyor. Hep tepemizdekiler, başımızdakiler. Kafamıza sürekli kendi doğrularını kazıyarak ezberletmeye çalışanlar- var diye sanırım koca bir ülke kolektif bir migrenin gölgesinde yaşıyor.

Kadının bedeni kadına ait değil zihinlerinde, işte. Basit bir denklemle, kadının bedeni de aileye, devlete, sisteme karışıyor. Kadın bir birey değil çünkü bu sistemde, bir bakanlığı bile yok bu yüzden kendine has, bu yüzden kadınların Aileden Sorumlu Bakanlık’ın içinde eriyip gitmesi bekleniyor. Bekleniyor, bekleniyor, beklerken eksiliyor güzel olan ne varsa hayatta, kadınlara özgürlük sağlayan hangi adaletli durum, hangi adaletli sistem varsa teker teker eksiliyor hayatımızdan. Bekleniyor, bekleniyor, kadınların başını açması, kadınların başını kapaması, beklerken pantolon giymemesi (aman ha!), en az üç çocuk yapması… Bekleniyor, bekleniyor, çabuk evlenmesi, evlenmeden sevişmemesi, topluma karışmaya teşebbüs etmemesi (zihinlerden bu noktada ana değilsen kadın sayılmazsın gibi bir altyazı geçiyor). Bekleniyor, bekleniyor, doğurganlıkla ilgili kararlarını kadınların doğrudan adamlara devretmesi. Affedersiniz, sezaryenle çocuk doğurabilir miyim, acaba çok rica etsem kürtaj olabilir miyim, eğer sorun değilse üç çocuk yapmayabilir miyim, diye sormaları bekleniyor- sanki.

Kadınlar da bekliyor özgür bir dünyada yaşayacakları günlerin gelmesini. Bekliyorlar, adaleti, hakkaniyeti, izinsiz bir özgürlüğü, yollar çizebilmeyi sorgusuz, sualsiz, korkusuz yollarda gidebilmeyi bekliyorlar.

Oysa… Herkes biliyor. Berbat bir şey beklemek.
Bir kahramanı beklemek, ihtiyacını hissederek.
Bir sistemin düzelmesini beklemek. Bir sistemi sevebilmek istemek.

Ben bir bireyim, bu da benim bedenim. (VARAN ÜÇ!)

Diye diye eksilerek beklemek, bunca emreden bağıran kısıtlayan adamın arasında.
Demek bunları, duyulmayı, anlaşılmayı umutsuzca bekleyerek.

Berbat bir şey.

Londra

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*