İlerisi değil içerisi

Mazi

Meyhanede palamut pislikleri, promosyon kalemler… kağıdım yoksa ne gam! Peçeteye yazarım. Bir kimlik ararken rakı içmek elzem mi? Asla ama içindeki münakaşayı içerken bulanlar var. Ne demişti Juliette Binoche, yani işte harfbeharf değil de mealen, benim çevirimle ‘Hayat ileriye değil içeriye doğru ilerler’. Marifet içeride ne olduğunu, hangi aslanın hangi dağınıklıkta uyuduğunu, bu yüzden yattığı yerden nasıl belli olduğunu bulmakta. Hazır mıyız?

Başla. Geçen gün Aysel Teyze beni gördü de ‘Noldu çocukluğuna büyüdün sonunda’ dedi. O rakıdan bahsetmiyordu; rakıdan babaannem bahseder çok harbi kadındır bana der ki ‘Dilara terbiyeli ve muhlistin, çocuk değil yetişkin ve bana hiç zorluk çıkarmazdın’. Benim yaramazlık değil gevezelik hikayelerim var; benim çocukken kendi kendime çok masal anlatmışlığım, çirkin şiirler yazmışlığım. Yazmak ileriye değil içeriye gitmenin en efendi yöntemi. Tuhaflıkları anlamlandırmanın…

Beni iyi tanımayanlar da beni tuhaf bulurlar, Darin diye bir yazar bir Rumpus mektubunda ‘tuhaf çok kurnaz bir laf’ demişti halbuki. Tuhaf çünkü mealen: derdini meseleni çıkaramadım, seni insan yapan kökü bulamadım anlamına… Bak oysa talihin güzel bir kisvesi: bir meyhanede bir peçeteye yazı yazmak teşebbüsümü yadırgayan çok az insanım oldu benim. Benim yakinen tanıyıp sevdiklerim peçeteye yazmam kadar tabii bir şey olamayacağını bildiler. Yadırgamak çok yabancı bir faaliyet zaten. Yabancılar bilfiil yadırgamak işini icra ettikleri müddetçe yabancı addedilirler. Yabancılar: ilerisi değil, içerisi değil, hep uzaktakiler…

Yabancıları değil yakınlarını, yadırgayanları değil anlayanları sevmek kadar yani tabii ne olabilir? Sırf kendisi zinhar tango yapmayacak diye, tangoyu günah ve zina ve başa bela zannetmesi münasebetiyle başkalarının Adana’daki Uluslararası Tango Festivali’ne iştirakini engellemek için çaba gösterenleri kim anlayabilir? Kendi hayatını cetvel, başka hayatları kafes zannedenleri, içeriye değil, ileriye değil, mütemadiyen geriye gidenleri…

İleriyi değil içeriyi görenlerle sohbete oturuşumuza kim şaşırabilir ki hem? Babaannem ne der bunu söylesem, babaannem elinde su değil viski kadehleri tutan kraliçem! Sen, dedi bana, bir şeyleri doğru bildin tü tü tü tü maşallah! Sonra bana hayatın en kahkaha-hahah şeylerinden bahseder babaannem, ileriye değil içeriye gitmek imkanını çok geç bulduğuna dertlenen kraliçem. Neden Türkiye’de kadınlar içeriye gitmek imkanını çok geç bulurlar? Önce karı, sadece anne, hep haram, ve aman terbiyeli ol kızımlar, kurallar? İki Altın Portakal’lı Nesrin Cavadzade ‘Kadının bir güzellik formu olarak var olduğu, kendi mücadelesine dair hiçbir eylem ortaya koymadığı’ dizilerde zaman zaman bulunduğundan bahsetmişti. Ah Türkiye dizilerinin içeride yeni dünyalar keşfetmesine müsaade edilmeyen kadın karakterleri…

Biri diyor ki bence nişanlı çifti yazman lazım: çünkü nişandan gelmiş bir çift dans ediyor: adam pek tabii rahat takım elbisesiyle, kadınsa hareket kabiliyetini kısıtlayan mübalağa ve nine kostümü – her yanı sis, her yani sim, bence adil değil. Dün bir konferansta tanıştığım stajyer muhabir genç kadın ‘Kadınların fıtratında evde oturmak var’ dedi oysa bence fıtrat evde oturmayı da kapsayacak, sistemin getirdiklerini tamamen yok sayacak kadar geniş bir şemsiye değil. Belki stajyer muhabir genç kadın daha çok genç, belki bütün yolların başında daha: daha yollar yürüyecek ileriye değil içeriye. Belki her şeyin fıtratla açıklanamayacağını anlayacak içeriye giden yolculuğunda bir yerde.

Çünkü içerisi: kumun, tozun, toprağın, mağlubiyetlerin, hususiyetlerin, hassasiyetlerin, yağmamış havada asılı kalmış bütün yağmurların, lüzumundan fazla yağıp bütün safrayı koparmış sağanakların yeri. Sistemin değil hislerin, hayallerin mevkii. Binoche ne muazzam kadın ama, ne doğru laf etmiş, ileriye değil içeriye doğru gidiyor hayat, ileriyi değil içeriyi aydınlatıyor. Çok sevdiğim hocam Bülent Somay falların ileriyi değil içeriyi gördüğünü söylerdi hep. Fallar, karakterler, hakikatler hep içeriyi gösteriyor. Güneş içeride büyüttüklerimizin üzerine doğuyor.

İçeriye giden yolların ismini bilenlerin, yönünü gösterenlerin, hiç yoksa hikayesini dinleyenlerin ne biçim müptelâsı oldu kalemim.

Efaristo yani – teşekkür ederiz efendim!

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*