Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

İki soluğumuzun arasında

Yabancı

Hikayelerimizin ne kadarını biz yazıyoruz? Ne kadarını varlığından bile haberdar olmadığımız bir başkası? Bir tanrıdan bahsetmiyorum, ya da bir komplo teorisinden. İki soluğumuzun arasında, var bir yabancı…

Alarmın sesiyle ayıldığı gibi, kurulmuş bebek gibi hızla kalkıp, önünü görmeye gerek duymadan merdivenlerden aşağı mutfağa indi. Sabahları ilk iş bir yarım limonun suyunu içerdi. Zamanında bir ayurvedik şifa bileninin tavsiyesiydi. Limonun bu şifa gücünün arkasında yatan mekanizmadan haberi yoktu, ama tanıdıklardan, reklamlardan, medyadan kolaj yaptığı bilgilerle bir ömür geçirebilirdi. Kahvaltının bitmesiyle ufak kahvaltı tepsisini yol üstünde sudan geçirip, bulaşık makinesine koyar, bir sonraki adımda kendini üst kattaki banyosunda bulurdu. Oto-pilot devredeyken, her hareketi arasında bölünmez bir bağ vardı.

Arabasına binip yola düştüğünde, her zamanki iş trafiği onu bekliyordu. Trafikte oturduğu dakikalar hep çok uzundu. Yolda, radyonun sesini açıp, önündeki aracın farlarına odaklanırdı. Fakat izin verse, radyoda seneler öncesine ait çalan bu şarkı onu, o gün onu okul yıllarına götürecekti. Üniversitede tanışıp, evlenmeye karar verdiği sevgilisinden ayrılmasından sonra, ruhunda karanlık bir delik açılmıştı. Çekimi karşısında her şeyi tüketecek güçte bu karadelik zamanla ona ait olan her şeyi içine çekecekti. Ve bir gün tümüyle, aşık olup, şiirler yazan bir genç kız bu evrenden göç edecek ve karadeliğin öteki ucunda, onun bir kopyası bir yabancı belirecekti.

İşte böylece, son sınıfta, bir gece kendini bir barda buldu. Günlük hayatında sigara içmemesine rağmen, alkol aldığında arkadaşları arasında, sigara içesi tutanlardandı. Dokuz sene önce bir gece bar kapısının önünde sigara içerken, yanına tüm karizmasıyla yaklaşan çocuk, ona hafta sonu geceleri dışarı çıkarken kolayca yapabileceği, kazançlı bir iş imkanından söz etmişti. Tek yapması gereken hafta sonlarında gittiği gece kulüplerinde etraftaki masalardaki insanlarla sohbet etmek, ve onlara gizlice sigara teklif etmekti. Ahlaki olarak bu işe kendini uygun hissetmese de, kendi evine çıkmasına yardım edecek parayı düşünerek teklifi kabul etti. Nasıl olsa birkaç seneye ayrılırım, diye düşündü. Fakat, bir sene sonra, şirket tarafından pazarlama bölümüne atandı. Daha sonra aynı şirkette proje müdürü, sonra da pazarlama departmanı müdürü olarak görevlendirilmişti. Seneler sonra tamamen alışmıştı bu işe. Devletin son zamanlarda başlattığı sigara karşıtı propagandanın yol açtığı paketleme standardizasyonu dışında, pazarlamanın önünde pek engel olmamıştı. Başarılı pazarlama bilinç altına hükmederdi. Düşüncelerimizden çok, düşünmeden ettiğimiz hareketlerimize… Bu yüzden, barda tanıştığınız güzel bir kadının uzattığı sigara paketinin üzerindeki ‘sigara öldürür’ yazısı işleri daha çekici hale bile getirebilirdi…

Telefonuna gelen mesaj sesiyle zihninde yürümekte olan bu kısa reklam karesinden ayıldı. Annesi, müsait olduğunda aramasını rica ediyordu. Öteki uçta annesi, normalden kısık bir sesle telefonu açmıştı. “Sana bir haber vermek istedim… Bir süredir göğsümde bir ağrı hissediyordum, seni endişelendirmek istemedim. Bu nedenle iki hafta önce doktora gittim ve öğrendim ki, ciğerimde yabancı hücre oluşumu başlamış. Doktorlar ameliyatla alabileceklerini söylediler. Gelecek aya tarih verdiler.” Telefonu kapatıp, unutkanlıkla arabanın koltuğunda bıraktı, hızla asansörlere doğru yürüdü; iş arkadaşıyla selamlaştı, ofisine girip, bilgisayarının başına geçti. Pazarlama planlamalarını yarım yamalak gözden geçirdi, gereken tavsiyelerde bulundu, iki büyük grup toplantısı, ve bir reklam proje sunumunun nasıl geçtiğini anlamadan evinin yolunu tuttu. Fakat o gün, iki hareketinin arasına bir düşünce sızmıştı. Ve oto-pilotunun işleri arasında sızan bu düşünce, teknik bir arızaya sebep olacaktı.

Anayolda giderken bunalıp, dışardaki soğuğa rağmen, arabanın camlarını açmaya karar vermişti. Bir an için, gözünü yoldan ayırıp, torpidoda nadiren içtiği paket sigarasına uzanmaya çalıştı. Sol elinin iradesine emanet direksiyon, hızla sağa yeltenip, onu bir diğer şeride itmişti. Şerit arasında acemice dans eden arabanın iradesini yeniden eline almak üzere bocalarken, uzaktan gelen korna seslerinin eşliğinde, şeridine yalpalayarak geri döndü. Nefes nefese kalmıştı. Bir rüya alemine girmişti aniden sanki. Hayal ile gerçek arasında bir yerde, sigarasını nefesledi. İçine çektiği dumanla, nefesinin yarattığı buhar birbirine karışmış, gözünün önünde sarmallar yaratırken, beklenmedik şekilde, kendini önündeki arabaların ışıklarına doğru yaklaşmış, ne zaman oluştuğunu fark etmediği bir trafikte bulmuştu. Korna sesleri, egzoz dumanı, arabaların içinde onu izleyen yüzler…

Araba daralmaya, onu olduğu koltukta sıkıştırmaya başlamıştı. Çıkmak istiyordu. Fakat sağı, solu, onu, arkası, arabalarla doluydu. Kaçabileceği en ufak bir ara bile yoktu. Bu, kendine tümüyle yeni, kapalılık korkusuyla baş ederken, nefesinin kesildiği duygusuna tanık oldu. İçtiği sigaradan olduğunu varsayarak, sigarayı söndürüp, izmariti camdan atıverdi. Fakat nefesindeki kesiklik devam ediyordu. Bir iki kez kesik kesik öksürdü. Sanki boğazında tıkanmış bir şey vardı. Öksürmesine rağmen, boğazındaki tıkanmışlık duygusu geçmiyor, hatta daha vahim hale geliyordu. Görüşü bulanmaya, kalbi kafesinden çıkar gibi hızla atmaya başlamıştı. Ellerinin titremeye başlamasıyla arabayı emniyet şeridine çekip, dörtlülerini yaktı. Korkudan bayılmak üzereydi. Kalp krizi geçiriyor olmalıyım diye düşündü. Kafasını direksiyona yaslayıp, başını ellerinin arasına aldı. Titriyordu. Tek düşünebildiği, o anda, o arabada, ölebileceği oldu. Kalbinin gürültüsü öyle yüksekti ki, kalp atışlarının ritmine denk gelen cama tıklama sesini algılayabilmesi bir süre aldı. Kafasını sola çevirmesiyle, camda kendine bakan polis memurunun endişeli süratini gördü. Camı tıklayarak, “Bayan, iyi misiniz?”, diye bağıran, memur kapıyı açmaya çalışıyor, fakat kapıların kilitli olması nedeniyle başarısızlığa uğruyordu. Sol elini zorlukla kaldırarak arabanın kilitlerini açtıktan sonra tek hatırladığı hastane yatağında uyandığıydı.

Uyandığında yatağının yanı başında duran doktor, fizyolojik bir etken bulamadıklarını, reçetenin arkasına tanıdığı bir psikoloğun numarasını yazdığını, ve böyle durumlarda, psikolojik etkenlerin değerlendirilmesinin önemli olduğunu anlattı. Uykusuz, ve hayal aleminde geçen bir haftanın sonunda reçetenin arkasındaki numarayı aradı.

Randevusuna erken geldiği, psikoloğun loş ışıklı bekleme odasında, duvardaki resimleri inceliyordu. Çoğunlukla soyut tarzda yapılmış resimlerden bir tanesi onu bambaşka bir yere götürmüştü. Koyu lacivert bir arka planın önünde koskoca siyah bir nokta. Resimdeki noktanın ortasına gözlerini dikmiş otururken, psikolog onu odasına davet etmek üzere bekleme odasına girdi. Kariyerini anlatmaktan, görüşmenin sonuna kadar annesinin durumu aklına bile gelmemişti. Giderayak, “ve bir de annem kanser olmuş” demesiyle kadın, elinde not almak için bulunan not defterini dizleri üzerine usulca bırakıp, kısa bir müddet sessizce karşısındakinin karanlık gözlerini, dudaklarının hızla şekilden şekle girişini, boynundaki kasların titremesini ve bacaklarının istemsizce kapanmasını gözlemledi. Saatler, günler, haftalar sanki yalnızca bu odada, bu garip görüşmelerle geçiyordu. Kimdi bu kadın?

Yalnızca bir yabancı… Onu gözlemleyip, kendisine ait olmayan, fakat kendisinin kahramanı olduğu hikayeler anlatıyordu devamlı. Ücreti yüksek bu ilişkinin içtenliğini sorguladığı anlardan birinde, anlattığınız bu hikayeler güzel fakat, bunlar benim hikayem değil, diye sinirle isyan etti. Sinirlenmesiyle beraber kan beynine sıçramış, ve kendini aniden bekleme odasında ilk oturduğu yerde, duvarda asılı resimdeki siyah noktaya bakarken bulmuştu. Oraya nasıl ve ne zaman geldiğinden habersiz, yorgun gözlerinin önünde hızla bir film akmaya başladı…Şiirler yazan bir kız… Bir ayrılık. Dumanların arasında yankılanan kahkahalar. İçi zehirle dolu akan atardamarlar. Annesinin sesi. “İçimde büyüyen yabancı bir hücre var” diyordu. İçinde büyüyen, kendinden kopyalar üreten yabancı bir hücre. “Savaş! Seni tümüyle ele geçirmesine izin verme!”

Hemşirenin kapıyı açmasıyla beraber, kalbine giden kan, göğüs kafesine vurup, zihnini vücuduna geri getirdi. Karadelik, onu öylece, o odaya, ait olduğu evrene geri tükürüvermişti. Aniden her şey berraklaşmıştı. Bir hafta önce o gün, direksiyonun kontrolünü kaybetmesiyle, araba anayolda karşı şeride geçmişti. Polis memuru onu bulduğunda, bilinci tamamen bedenini terk etmişti. İçinde olduğu komadan işte böyle uyanacaktı. Ayağa kalkmak istedi önce. Uzuvlarının üzerine belki bin ton vardı. Kafasını sola çevirmesiyle koluna takılı serum şişelerini ve hemen yanındaki masanın üzerinde duran yaşlı çiçekleri gördü. Sağ eline asılı annesinin dudak hareketlerini seçebilmek için, bulanık görüşünü, iradesiyle düzenlemeye çalıştı. Hemşire kadın, koşup gelmiş, serum değerlerini ayarlıyordu.

Önüne bakmasıyla, yatağının karşı duvarındaki resmi fark etti. Koyu lacivert bir arka planın önünde koskoca siyah bir nokta. Çünkü herkesin iki soluğunun arasındaydı, bir karadelik. Çekim gücüne bırakıldığında her hayatı tüketebilen. Senelerce aynada bakmaktan kaçındığı, rutinlerinin arkasında gizlice onu yöneten, onun adına kararlar verip, hikayelerini yazan bu yabancı hücre kendisine aitti. Sakinleştiricinin etkisiyle yeniden bayılmadan önce, “Sonunda tanıştık”, diyebildi kendi kendine yalnızca, peki sen kendininkiyle ne zaman tanışacaktın?

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

1 Comment

  1. Cok güzeller:) birini okuyunca acaba digerleri nasil diye bir tane daha okumak istedim. Oyle gidiyorum su anda:))

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yabancı tarafından en son yayınlananlar

Bir aralıktan sızanlar…

Aralık ayı boyunca bize öyle muazzam yazılar gönderdiniz ki, dibimiz düştü, yüreğimiz
YUKARI ÇIK