Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Huzur Bulmak ve Yeniden Kaybolmak

Şifa

Yeni Dünya’da İspanyol yönetimi altında “mulatto” (melez) İspanyol bir baba ile Afrikalı veya Siyahi bir Anneye doğan bir insana deniyordu. Şayet anne bir köleyse, çocuk da köle oluyordu. Eğer anne özgürse, çocuk da özgür oluyordu. Şayet çocuk özgür olacak kadar talihliyse, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Bu, 1795’te İspanyol hükümeti beyazlık statüsü satın almak için resmi bir fiyat listesi yayınlayana kadar devam etti. Parası yetenler, arazi mülkiyeti, imtiyaz gibi haklarını satın alabiliyor, doğumlarına sebep olan koşulları geri sarabilecek fırsatı elde ediyordu. Bu, altın standarttı.

New York’ta zor bir altı ay geçirmiştim. Geç saatlere kadar çalışıyor ve Brooklyn’in dar gelirli bir bölgesinde yaşıyor, bir yandan öğrenci borcumu ödemeye çalışıyor ve ertesi güne erken saatlerde başlamadan hazır makarnalarla kendimi doyuruyordum. Bir önceki yaz şehirde geçen bir TV şovundaki ünlüleri temsil eden bir halkla ilişkiler şirketinde staj yapmıştım. O zaman da hayatım aşağı yukarı böyleydi, ama o zaman Harlem’in dar gelirli bir bölgesinde yaşıyor, öğrenci vizemle maaşlı bir işte çalışamadığım için para almıyor ve McDonalds’ın bir dolarlık menüleriyle karnımı doyuruyordum. Kaçınılmaz bir şekilde sağlık problemleri yaşadığımda öğrencilere mahsus sağlık sigortamın karşılamadığı hastane masraflarım için kredi kartımı kullanıyordum. Hastane masraflarım iki bin doların biraz üstüne gelmişti. Bir yıl ve altı ay geçtikten sonra, bu sefer hem kiramı hem de o borcu ödemeye çalışıyordum, bir yandan da Amerika’da üç sene daha çalışabilmemi sağlayacak vizemin uzatılmasını bekliyordum. Oy vermeme veya işimi değiştirmeme izin yoktu. O zaman bana sorsaydınız, dünyanın en şahane şehri hangisidir diye… Çok kolay bir soru, derdim, New York şehri. Ve dünyanın en şahane ülkesi? Amerika tabii ki. Her gün böyle derdim hem de.

Yunan mitolojisine göre, Promete insanları belki de Afrika’nın sel yatakları boyunca akan bir nehrin kıyısındaki çamurdan yaptı. Zeus bu çamurdan heykellere yaşam üfledi ve onları böylece hayata geçirdi. İnsanlar, dedi Zeus Promete’ye, dünyada gezebilir ve hayvanlara hükmedebilir ama hiçbir zaman Ateş’e sahip olmamalı. Çünkü Ateş ile tanrılara kafa tutabilirler. Promete, tanrıların en güçlüsüne hayranlık ve saygı duymasına rağmen kutsal kıvılcımı çaldı ve adamların dünyasına verdi (efsaneye göre kadınlar daha sonra geldi, ve Yunan efsanelerine göre geliş sebepleri erkeklere ıstırap çektirmekti). Ateşle birlikte insanlar aletler, kasabalar, şehirler, uygarlıklar kurdular ve gözlerini yıldızlara çevirdiler. Çamurdan şekiller canlılardı ve ateşle birlikte tanrılara kafa tutan kerametler gerçekleştiriyorlardı.

Üniversitede tanıştığım insanlar ve bulduğum arkadaşlar bana düşünmeyi, mantık kurmayı, sorgulamayı, tartışmayı, empati yapmayı, keşfetmeyi, yaratmayı, karşı çıkmayı ve ait olmayı öğrettiler. O dört sene içinde dünyanın her yerinden insanlarla tanıştım, bazıları batının büyük şehirlerinden geliyordu, bazıları da gelişmekte olan dünyanın küçük köylerinden. Şimdi hepsi pek çok farklı şey olmak için dört bir yana dağıldı, ekonomistler, yazarlar, Broadway oyuncuları, doktorlar, avukatlar ve Yosemite park bekçileri. Çok azı geldikleri yere döndü ve beraberlerinde yeni bir şey üretme ve birlikte daha iyisini inşa etme arzusunu götürdüler. New York’ta o günlerde, tek kaçışı hafta sonları içerek önümdeki haftayı unutmakta bulurken, rastgele bir karşılaşma, üniversiteden bir buluşma benim için anlık bir ilham oluyordu, aysız bir gecede saniyelik bir parıltı. Onları görünce o seneleri yeniden yaşıyor ve hatırlıyordum: bütün gece tipografi projesi üzerinde çalışıp sabahladıktan sonra erken saatlerde aldığım kahve ve çörekleri, Beatles ve Sinatra dinleyerek bir müzikal seti inşa ettiğim geceleri, Filistin ve Darfur için katıldığımız gösterileri. Gerçek dünyadan yalıtılmıştık belki ama idealist olabiliyorduk: hepimiz cinayetleri, zulmü, askeri işgalleri ve cinsiyetçiliği sonlandırabileceğimize inanıyorduk. Dünya’nın çapalarından azade, insanların neden farklı gözüktüğünü, dünyanın neresinden geldiğini veya bizden farklı konuşup konuşmadığını hiç sorgulamadan beraber yaşayabiliyorduk. Birlikte daha iyiydik. Ayrıyken zayıf düşüyorduk.

Britanya’nın Avrupa Birliği’ni terk etme oylamasından bir gün sonra, önde gelen Brexit destekçileri Avrupa Birliği’nin sonunu ilan ettiler. Fransa ve Hollanda’daki çeşitlilik karşıtı, sağ kesim liderler de Avrupa Birliği’nde benzer referandumlar talep ettiler. Meşhur bir Amerikalı iş adamı, çoğunlukla Avrupa Birliği’nde kalma oyu vermiş bir bölgesinde İngiltere’nin, İskoçya’da, golf oynarken Brexit’i şahane bir şey olarak tanımladı. Politikacılar zafer çığlıkları atar ve bayraklar cilalarken, milyonlarca insan sessizce izledi ve bütün bunların ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı. İnandıkları bir yaşam biçimi yargılanmış ve mahkûm edilmişti.

Londra, benim için çeşitliliğe en yaklaşan şehir olmuştu. New York’un aksine burada ırk meseleleri toplumsal doğrucu renk etiketlerinin ötesine geçmişti. Londra’daki insanlar Avrupa’nın, İngiliz İmparatorluğu’nun, Yeni Dünya’nın ve Doğu’nun farklı yerlerinden gelmişlerdi, tarih ve sanatla biçimlenmiş, iyi tasarlanmış ve iyi işleyen bir metro sistemine sahip bir şehirde yaşıyorlardı. İmparatorluğun bitişinden seneler sonra Londra sonunda bir dünya şehri haline gelmişti. Birleşik Krallık’taki bütün büyük şehirler Avrupa Birliği’nde kalmak üzere oy vermişlerdi belki ama referandum sonucuna dair hüsran hiçbir şehirde Londra’daki kadar elle tutulur değildi. Oylamadan bir gün sonra ben ve etrafımdaki birkaç kişi bütün gece uykusuz kalmıştık, şaşkındık ve susturulmuş hissediyorduk. Hayatlarımızın kanıksadığımız ve kabul ettiğimiz temel akideleri elimizden alınmış gibiydi. Öfkeden çok, derin bir hüzne hasıl olmuştuk. Avrupa Birliği, benim için hiçbir zaman taş bir kuleden fermanlar yağdıran bir dışarlıklı bir oluşum anlamına gelmedi. Sadece kendileri değil tüm dünya için özgürlük beklentisinde olan insanların birlikte edinebileceği demokratik değerlerin ve ideallerin bir uzantısıydı benim için. Bugün olduğumuz yere gelmemize yanlış yerleştirilmiş öfke, yanlış bilginin kakofonisi ve temel bir kendini koruma güdüsüyle gelmiş olabiliriz. Ama dinlediğimiz şarkı hala aynı ve bu hayale inanmak isteyenler sadece dünyanın hayalcileri değil. Başımız eğik, şarkının anlamını hiç hissetmediğimiz kadar kuvvetli bir şekilde hissediyoruz ve bu hayalden vazgeçmeyi seçenlerin de bir gün bizim gibi hissedeceğini umuyoruz. Nasıl hissetmesinler ki – bu bir insanlık hali.


(İngilizce aslından çeviren: Dilara Omur)

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Şifa tarafından en son yayınlananlar

Yedi Şifası

Hamamda Deli Var’ın sadık okurları, sohbeti kalabalıklaştıranları, söze dahil olanları Ocak ayında
YUKARI ÇIK