Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Herkesin bildiği bir hikaye

Kadın Kahramanlar

‘Müsait’ kelimesini ‘Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)’ diye tanımlamakta beis görmeyen Türk Dil Kurumu, ‘kahraman’ kelimesini ‘Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren (kimse)’ olarak tanımlıyor. Müsait olan kadındır yani, kahraman olan ise neyse ki kadın da olabilir, erkek de… Çünkü elbette kadınlar kahramanlar, en az erkekler kadar. Onca güç, başarı, duruş sergiliyorlar her gün sadece var olarak, korkunç bir düzen içinde sonsuz bir mücadele halinde yaşamaya devam ederek.

Kahraman kelimesinin yanında ‘kimse’ yazıldığını gördüğümüze şükredebiliriz elbette, ‘Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren (erkek)’ de yazmış olabilirlerdi. Değil mi?

Zaten hikâye biraz da buradan başlıyor. Şükretmekle. Kabul etmekle. Eyvallah demekle.
Ve belki de biz kadınlar TDK’nın kahraman tanımının Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğü’ndeki ‘Sessiz, yumuşak huylu insan ya da hayvan’ tanımına uygun hareket ediyoruz çoğunlukla. Hal böyle olunca, bazı tehlikeli durumlarda yararlık gösterdiğimiz de oldukça şüpheli! Kahraman olmak kolay mesele değil, meşakkatli!

Ben, çevremdeki insanların bana söyledikleri onca yüreklendirici söze rağmen, Ağızlar Sözlüğünde yazıldığı anlam kadar kahramanım ancak. Kahraman falan değilim yani.
Çıkarttığım onca ses, içinden geldiğim demokratik aile yapısı, eğitim gördüğüm ayrıcalıklı okullar, yaşadığım konforlu hayat, sahip olduğum muhteşem çevre, insanların ‘Pınar tuttuğunu koparır’ ‘Pınar başarır’ ‘Pınar’a helal olsun’ iltifatları arasında -ve pek de yumuşak huylu olduğum düşünülmese bile- sessiz kalmayı içselleştirdiğimi fark ettim. Çıkarttığım onca ses arasında, başardığım onca şeye rağmen, sustuğumu…

İnsan küçükken bilmediğinden, anlamadığından susuyor. Ergenken korkusundan, utançtan. Olgunlaşırken, ne bileyim, düzelir diye bir şans daha verdiğinden, kendini ve sevdiklerini koruduğunu sandığından susuyor. Güç bela başarıyoruz birçok şeyi, meşakkatli yollardan geçerek. Sonra zorlu yollardan geçerek elde ettiğimiz başarılara laf gelmesin diye susuyoruz. El alem ne der diye susuyoruz. Suçlanmaktan, ‘o da MÜSAİTmiş’ demelerinden korktuğumuzdan susuyoruz. Daha da acısı, bazen tacizcimize türlü sebeplerle sempati duyduğumuz, belki acıdığımız, yaptığı iyi şeylere haksızlık etmek istemediğimiz için susuyoruz.

Son dönemdeki #metoo hareketi ile kadınlar seslerini yeniden yükselttiler, güç ve iktidarını kullanarak taciz eden; yine aynı güç iktidardan yararlanarak tacizinin üstünü kapatan; karşısındakinin gücü ve iktidarı karşısında kendisini küçücük ve değersiz görerek susan kadınların hikayelerini duyduk çokça.

Salma Hayek ‘o adam benim de canavarım’ dediği yazısında 2002 yılında çektiği Frida filmi sırasında yapımcısının tacizleriyle nasıl başa çıktığını anlattı bize; Monica Levinsky Oval Ofis ‘skandalı’nın 20. yılında o zamanlar 24 yaşındayken içinden geçtiği dönemi anlattı; Terry Karl Harvard Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent iken, kendinden daha kıdemli başka bir üniversite öğretim görevlisinin tacizi sonrasında Harvard’dan nasıl gittiğini anlattı.
Midemde korkunç bir ağrı.

Terry Karl’ın hikayesi 1981 yılında yaşadığı tacizden sonra üniversiteden ayrılmasıyla başlıyor. 1981 yılında! 2017 yılının Kasım ayında tanımadığı bir kadından, Nienke Grossman’dan bir elektronik posta geliyor kendisine. Sonra Suzanna Challen diye başka bir kadından. ‘Aman tanrım’ diyor Karl ve ‘bunu yapmaya devam edeceğini biliyordum’ diye düşünüyor.
Midemde tarifsiz bir sancı.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde o adamın o pozisyondan 6 Mart 2018 günü ve 72 yaşındayken istifa ettiğini okudum. Tadını çıkara çıkara, yaptığı her şeyin yanına kar kaldığı yıllardan sonra ve kim bilir kaç genç kadın, öğrenci, genç akademisyenin hayatını kararttıktan sonra…
Midem bulandı.

Fark ettim ki ben tehlikeli durumlarda yararlık gösterebilen bir kahraman olmadım şimdiye kadar, söz konusu kadınlar olduğunda. Sağ el bileğime akademik araştırmamdan, yazımdan, sözümden eksik olmasın diye kazıdığım ‘conscientia’ (vicdan) lafı, söz konusu ‘ben’ olunca, ‘kadın’ olunca silikleşmiş, onu fark ettim.

‘Sustukça suçun parçası oluruz, susmayacağız!’ diye siyasi duruşumu sevdiklerimden ayrı kalmayı göze alarak haykırırken, söz konusu ben olunca konunun kişisel olduğuna inanıp (ya da kendimi inandırıp) susmuşum. İnsan kendine yapılanı affedebilir pekâlâ, ya kendisinden sonra başkalarına da yapılıyorsa aynı şey? O zaman kendini affedebilir mi insan? Ya sonraki kurban(lar), onlar affeder mi kendinden önce susan(lar)ı?

Yalancıya sevgili, ahlaksıza beyefendi, tacizciye hocam, kadına da bayan diyoruz.
Yalancıya yalancı, ahlaksıza ahlaksız, tacizciye tacizci, kadına da kadın diyene kadar ben bırakın kahramanı, ancak bir zavallıyım.

Bildiğimizi sakladığımız sürece, hepimiz zavallıyız.

Gabriel Garcia Marquez, Kırmızı Pazartesi kitabında ‘İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü’nü anlatır bize.

Cinayet işlediğini bildiğimiz insanlar var. Serseri mayın gibi dolaşıyorlar ortada. Onları biliyoruz, tanıyoruz, hikayelerini duyuyoruz, fısıltılarla konuşuyoruz haklarında. Hayatlar karartmaya devam edecekler, biliyoruz, kim bilir daha kaç kurbanları olacak. Biliyoruz.

Soru şu: Şimdi ne yapıyoruz?

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Kadın Kahramanlar tarafından en son yayınlananlar

Bir kahramanın itirafları

Kahraman kelimesi yiğitlik gösteren anlamına geliyor. Çoğunun kaçınmak isteyeceği bir anda, korkusuzca
YUKARI ÇIK