Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Hayat bir ait olma meselesi belki de.

Yabancı

Hayat diyordu, uzun bir aidiyet meselesi belki de. Göz açıp kapatıncaya dek öğrendiğin, edindiğin, alıştığın tüm süregelişlerin en labirent olanı. Doğruydu. Ben bu üçüncü on yıla gelmişken ne çok aidiyete doğdum, ne çok adres ezberledim, ne çok kılık değiştirdim. Sonra hangilerini teker teker, tekrar tekrar katlayıp masaya bıraktım. Alıştıklarımı bırakmak zorunda kaldım, yabancı kaldıklarımı taşımak…

Ece, sen hiçbir şehre ait olmadın ki. Şu hayatını birkaç parçaya bölsen her birinden yeni bir şehir çıkar. O çok kıyamet zelzeleye kadar kıyısında midye topladığın bir şehir, sonra yuva bilmek zorunda kaldığın bir diğeri ve en son anne babanın sana kurduğu pamuk dünyadan bir yatakhanenin üçüncü katına bavulunla çıktığın şehir. Bir denizin üç köşesi… Ortasında da bir ada gibi bendeniz… Bir kağıt ve bir kalemin hazırdı daima gidebilmek için. Gidip de uzun mektuplar yazabilmek için. Ve her yolunda bir kitaba dönüşmek, kendini kozaya sarmalayıp yeniden doğmak için. Şehirler, insanlar değil kahve köpüğü kokulu anıların senin kerterizin. Ve bir yolu değil de bir ummanı aşar gibi bu hayatı seyredişin…

Anne baba da şehir midir insan için? Anne kucağı, baba omuzu bir toprak, bir yuva, bir koza mıdır? Kıyısında dinleniyorsan öyleydi elbette. Demek ki insanlara da ait olmayı öğrenmişim bu hayatta, insanları da yuva bellemeyi, bir kalbi diyar edinmeyi. Bu yüzden mi ikisinden biri yuvadan çıkıp gidince anılarımızı hangi bahçeye gömeceğimizi bilemeyişimiz?
Anılar da ansızın yabancı geldiğinde, aynalardan kaçışımız, demek bu sebepten.

Öyleyse, ait olmak kadar yabancı olmayı da tecrübe etmişim hayatta. Cansuyuyla çiçeklendiğim şehirlerden bavulumla çıkmayı, ezberlediğim bahçelere parmak ucuyla basmayı, bir hayatın anılarını tohumlarıyla birlikte sırtımda taşımayı öğrenmişim bu yolculukta. Yeniden gitmek zorunda kalmak gerekir de, sökemem oldukları yerden diye, ortancalarım bile cebimde.

Halbuki bir ağaç gibi telaşsız olmak vardı bu hayatta. Bir fincan kahveyi soğutmadan içmek. Zamanın çocuğu olmak vardı.
Ne zaman bir ağacın bildiğinden az bilir olduk?

Kızılderililer, ilk işgalciler geldiğinde fark etmemişti yelkenli gemileri. Çünkü bilmemekti yabancılık ve bilmedikleri için farkına varamıyorlardı. Her halükarda bence, bilmediklerimizi öğrenmeye gelmiştik bu yeryüzüne, veya imkansız ve tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlamaya.

Aşinalığımızı ispatlamaya belki de…

Bu yazıyı paylaş...

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yabancı tarafından en son yayınlananlar

Bir aralıktan sızanlar…

Aralık ayı boyunca bize öyle muazzam yazılar gönderdiniz ki, dibimiz düştü, yüreğimiz

İki soluğumuzun arasında

Hikayelerimizin ne kadarını biz yazıyoruz? Ne kadarını varlığından bile haberdar olmadığımız bir
YUKARI ÇIK