Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Erguvanların suçu yok

Rüya / Uyanış

Bahar geldi sanmıştık, erguvanların suçu yok
Uyandık
Ben uyandım, kırlangıçlar uyandı
Esas şimdi rüya bahardı

Bu şehrin bilhassa bahar vakti yürüyerek geçmeyi sevdiğim sokakları var. Sanki İstanbul’a bahar geliyorsa her şehre mucize inebilir. Her ne kadar bu yazıyı yazarken gripten, belimi iki büklüm eden ağrılardan mustarip olsam da, baharın hakkı yenmeyecek bir sihri var. Hele ki “Huzur”la hatırladığım Tanpınar’ın “daima yenileşen bir hayat akışının timsali” dediği erguvanlar, on bir ay küskün uykudayken kuru dallar, üzerine nar tanesi gibi düşen çivit pembe damlalar… Erguvanlar da yetmiyorsa ezelden beri sekteye uğramamış bir döngünün daha tamamlandığını hatırlatmaya, hangi bahara uyanır ki insan?

Günaydın… günaydın herkese söylenmemeli, gerekirse biriktirilmeli. Bir güne daha uyanacağını bilmiyordun başını yastığa koyarken. İşte Eylül dün gibi bahçendeydi, canından can da kopsa budandın ki bundandır veda isteğin. Uyandın ve bahar kapında, bunu hatırla. Şimdi kime günaydın demek isterdin?

Meğer ben kaç Eylül’e sessiz vedalar, kaç Nisan’a günaydınlar biriktirmişim. Neler bıraktım toprağa, bilseniz, yağmur bilse yağmazdı üzerine.

Zor bir mevsim geçirmiştim, bu kış karaydı. İliklerime kadar üşümüş, kemiklerime kadar korkmuş, yerin dibine kadar uykusuz kalmıştım. Ailemden, en yakınlarımın canından, arkadaşlardan dünyasını değiştirenleri gördükçe hayata çok soru işareti kalmıştı. “Çevremin çoğu dünyasını değiştirdi artık” diyordu Aydın Boysan “Ben de kalanlarla yaşamak zorundayım, hayat böyle bir şey”. Vefat ettiği gün radyolarda sesini dinliyorduk, hayat da böyle bir şeydi işte.

Büyüdükçe çocukluğun da gerçekten yaşadıklarınla kurduğun hayaller arası bir yerde soyutlaşıyor. Her gece sarılarak uyuduğun oyuncağını fotoğrafta görmesen hatırlamıyorsun ama bazı anları hiç atlamıyorsun, özellikle hislerini. Bazı anıların da hayal, rüya ve gerçek ortasında duruyor zihninde. Kâbusun ismi farklıyken hayal ve rüya için aynı kelimeyi kullanan birden fazla dil olmasına şaşmamak gerek. Rüya görmek hayal kurmaktan daha edilgen değil.

Rüyakar kadınlar arasında geçti çocukluğum. Annem ve anneannem uykuda gördüklerini anlatmayı ve bundan bir mana, bir emare, bir sır çıkarmayı çok severdi. Üçüncü kuşakta çok gerçekçi bir kadının yetişmesini bekleyemezdik ama yine de kendimce rüyaları da tüm varoluşsal sorularım gibi bir mantığa indirgemeye çalışırdım. En çetrefilli sorularımı da babama biriktirirdim. Baba, gözlerim kapalıyken nasıl rüya görüyorum? Baba, ölünce ne oluyor? Baba ben rüyamda ablamı gördüm, yaşamayan birini nasıl görüyorum?

Bir haneden biri eksildiğinde, hele ki bir çocuksa aniden kaybedilen, konuşulmaz olur. Ağlayan yaşını, üzülen acısını, isyan eden hırsını derine gömer. İklil ablamı görüyorum rüyamda diyordum. İklil ne demek diye sordular yıllar sonra. Taç demekmiş, bunu 6 yaşımdan beri ezberledim, esfer taç, çiçeklerden taç, başlık demek. Ece ne demek? Hani çengel bulmacalarda çıkar ya, kraliçe…

Ve otuzuncu yaşımda dostkuzum “Adını Ece koymuşlar, ablanın tacını da sana takmışlar” deyip de hayat perdelerimden birini araladığında, bir kez daha uyanmıştım. Ablam, bu evin tek kız çocuğu olma tahtını, annemin karnını okşarken kurduğu hayalleri bana bırakıp gitmişti. Perdeler açıldıkça gözünden, insanın kanaati de büyüyor kanatları gibi.

Saçlarıma konan çiçekler, bu bahar, bu perdeler, bu isimler…
Kaç uykum var henüz rüyasını tamamlamadığım?

“Kızım, o ölmedi ki, uykudaydı, şimdi gerçek aleminde. Hepimiz bir gün ölümü tadacağız, hepimiz.” Peki ölünce seni tanıyacak mıyım baba? Orada da beraber miyiz? “Biz her zaman beraberiz kızım, sonsuza dek.” Bu kış ve bu yaşta anladığım bir şey varsa o da bu dünyada bir anlam uğruna var olduğumuza inanmanın müthiş bir huzur uyandırdığıdır. Hiçbir şeyin yok olmadığına, kimsenin hatırladığımız sürece bizden gitmediğine, hislerin manasına güvenmenin içimi ısıttığıdır. O zaman rüyaların da kurduğun hayaller kadar doğal, tabiata, insana ait olduğunu kabulleniyorsun. Bazı hisleri gerçeğe indirgemeyecek kadar sahipleniyorsun.

Ve hatırlamak… ne olursa olsun hatırlamak…

Zor bir mevsime, kara bir kışa inat her Nisan’da gelen baharı hatırlamak. Her karabasana doğan sabahı hatırlamak. Rüyaların kadar kabuslarını, korkuların kadar hayallerini, en son nerede mutlu hissettiğini, avucuna sinen vadi yeşilini hatırlamak. Mekanını, dünyasını, önemini değiştiren sevilmişleri hatırlamak. Bir sabah bir rüyadan, usulca perdelerini kaçarak uyanmak. Çünkü uyandın diye rüyayı görmemiş olmuyorsun. Unutmuyorsun, silip yok saymıyorsun hiç yaşanmamış gibi. Başladığın, başlamadığın, hayal mi gerçek mi bilemediğin izlerin, şiirlerin, çetrefilli suallerin, küllerin… Hepsi, bir bakıyorsun arka bahçende büyüyor utangaç bir pembeyle, erguvanlar gibi.

Her hayat tecrübene bahçendeki narinlikle baktığında seviyorsun bu düzeni. Hiçbir acıyı unutmayan koskoca evren bin bir çiçeği taç yapıp giyiyorsa, bir bahara uyanmak engel değil içinde büyütmeye kaybettiklerini.

Rüya, hayal, gerçek ne birer çizgiyle ayrılabiliyor ne de birbirine çözülüyor. Bir adım geride durup bakınca ezeli döngülerini sürdüren yerkürede yüreğinde ne varsa, rüyası o bahçeye çıkıyor.

Günaydın bahar. Sana alıştım, tacıma da…

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Rüya / Uyanış tarafından en son yayınlananlar

Uyumuyorum bu bir rüya.

İki huyuma bölsen beni kendinden başka kimseye bölünmeyen bir kadın olurum. Ben

Rüya Tabirleri Kitabı

Misafir Yazar yazılarımızın ikincisi Sinem Yılmaz‘dan. Sinem Yılmaz’ın sakince işleyen ve irdeleyen

Unutmak: Bahar Temizliği

İlk yazısını Okur Yazısı olarak paylaştığımız Serenay Sasa, şimdi Misafir Yazar olarak
YUKARI ÇIK