Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Sök dikişleri, ağırlığımızı bulalım.

Şifa

Bir hafta içinde önce elbiselerimin dikişi attı, sonra çantamın sapı koptu ve dikiz aynam kırıldı. Eminim dedim hayat bana bir mesaj veriyor, ben zayıflıyorum ama her şeyim dikiş yerlerinden açılıyor. Yani, dedi, aklını sevdiğim biri, hayat mesajında sence ne diye ısrar ediyor? Bırak dikişlerin atsın, diyor bence. Ece, halbuki, ancak çoktan anne olmuş bazı kadınların bakabileceği gibi bir olgunlukla bakıyor bakıyor ve sonra diyor ki, sesinde bütün dağların sakinliği, “belki de hayat sana ağırlıklarını azalt diyor.”

Ben hafiflik sevmem, hayır. Ben zayıfladığımda bile ağırlaşırım bu yüzden. Benim bilinç dışım hep ağırlıkları alkışlıyor.

İstanbul artık çok az uyuyup çok koştuğum, kendimi hep bir yokuşu çıkarken bulduğum şehir. Ve bu yorgunluk beni çok mutlu ediyor. Zirve diye bir belgesel izliyoruz Londra’da sevgilimadamla. K2 dağı hakkında. “Sadece kemikten bir ismi var, komple kaya, buz, abis ve fırtına” demişti İtalyan dağcı Fosco Maraini, Çin ve Pakistan sınırında somurtan bu dağ hakkında. Tırmanışı en riskli, inmesi cehennem dağı dünyanın, tırmanışa teşebbüs eden 4 dağcıdan biri hayatını K2’de kaybediyor. Everest gibi, Kanjut Sar gibi şiirsel bir ismi bile yok, çünkü K2 şiirle ilgilenmiyor. K2’nin Hayaletleri kitabının yazarı Mike Conefrey, “bu matematik, bu soğuk isim bu dağı özetliyor” diyor: “çıplak, merhametsiz, mükemmel bir piramit”. K2 hala zorluğu arayanları, hafiflikte yol alamayanları çağırıyor.

Böyle bir insan çeşidi var. Var vallahi. Nefeslenmekte şifa bulamayan, ancak yorulunca dinlenebilen bir deli çeşidi. Başka bir açıklaması olamaz çoktan zirvesine ulaşılmış bir dağın sınavına ısrarla girmenin. Hafiflikle çözülemez bir denklem bu, sakince anlatılamaz. Ekseriya hayaletlerden kaçarken herkes, bir grup insanın şifayı zor dağların yamaçlarında hayalet arayarak bulmasının başka bir manası olamaz. Şifa, asla kolayda değil, değil alışkanlıkla yapılanda, engelsiz akan suda değil. Şifa yükte ve tırmanışta daima. Şifa, Himalayaların dikiş tutmayan irtifasında.

Benim en çocukluk damarım, en sahici taşım çok gerçek dostinsanım, ağırlıktan, hafiflikten ve bizim hep ağırı seçişimizden konuşurken ağır gerçek olandır demişti, varlığımı kanıtlayandır. Bir taş göndermiştim ona, doğum günü diye, o da bana bir mektup yazmıştı, taş yerini buldu ondan ağır diye. Ne zaman yorulsam, bir şeyden vazgeçmek üzere bilgisayarın başına otursam o mektubu açıyorum, bana demişti ki, “gerçek sevgi seni ya da beni hayata bağlayan, ya da hatta tutan tek ağırlık.” Birbirimizi bulmasak çok hafif olurduk, demişti, ağırlığına sahip çık.

Ben ne zaman fırtına çıksa migren tutsa, ne zaman teknem çapası etrafında dönmeye başlasa ağırlıklarıma sarılıyorum. Hayaletlerimi savunuyorum ne zaman pusulam şaşsa. Stephen Frosh çünkü çok güzel söylüyor bir kitabında “hayaletler olmasaydı zihinlerimiz bomboş kalırdı bir anda”. Hayaletler boşluğun değil ağırlığın altını çiziyor ve bence hala ağırlaşmadan derinlere inemiyor. Ve eminsem bir şeyden eminim, şifa suyun üstünde süzülende bulunmuyor. Şifa yüzeyde değil asla, şifa daima derinlerde, bir sızıyla, bir kazıyla ulaşabileceğimiz bir yerde. Şifa hafiflikte değil ağırlıkta, cevapları bulmakta değil soruları sormakta. Şifa durmakta ve susmakta değil, koşmakta ve konuşmakta. Nefes nefese kalmakta. Hayaletlerinle tanışmakta. Labirentten çıkış yolunu bulmakta değil şifa, labirentin labirent olduğunu anlamakta.

Benim şifam da en çok bu yüzden gri aslında… Hayaletlerin, hareketin, miyop olduğum için uzakta kalan şeylerin rengi. Hiçbir şeyin siyah hiçbir şeyin tamamen beyaz olmadığını anlarsam, kabulse evet yani her şeyin etrafı kalın çizgilerle çekilmediyse. Burada durmaya gelmediysek. Göz süzmeye. Sakin sessiz dinlenmeye gelmediysek tamam. Durursam yapamam çünkü durursam başım döner ve midem bulanır benim. Bir dağın sihrine, tırmanışın kuvvetine, zor olanı ağırlık yapanı seçen kadınların kudretine inanmak zorundayım. Hayaletlerin kimliği çözdüğüne. Şimdiki zamanın kendi başına var olmadığına, daima hayaletlerle dolduğuna. Her şeyin hareket halinde olduğuna, durmanın reddetmek olduğuna…

Anlıyorsun ya, ağırlığa şifa gerekmiyor aslında. Yorulmaya şifa gerekmiyor. Bir de dolunaya gerekmiyor şifa. Bırakabilirsin dolunayın hayatı zorlaştırdığı inancını. Dolunayın doğumları, âdet kanamasını, deliliği arttıracağı telaşını. Zira bir annenin karnındaki çocuk üzerindeki çekim etkisi, Dolunay’ın o çocuk üzerindeki etkisinin 12 milyon katı ediyor. Objeler birbirine yaklaştıkça gel-gitin kuvveti artıyor. Bize yakın olanlar ve yaklaşanlar bizde bir dolunaydan daha çok tesir bırakıyor. Bizi yakınlarımız dolunaydan daha çok harekete itiyor. Bizi dolunaylardan çekinmek, tırmanışlardan vazgeçmek değil yamacında, yakınında durduklarımız iyileştiriyor. Bu yüzden bir vakit kimin yamacında durduysak, kimin yamacında bir anlam bulduysak, ilelebet bir hayalet olarak yürekte ağır bir yere oturuyor.

Şifa, bu sebeplerden daima, ve sonsuza dek ağır olanda, hayalette ve hareket halindeki yaşamda. Düşmekte, derinlere, çekirdeğe, ilk nüshaya inmekte. Belki evet, dikişleri atmakta değil şifa.

Şifa, dikişleri attıran ağırlığı kucaklamakta.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Şifa tarafından en son yayınlananlar

1000x1000

Yedi Şifası

Hamamda Deli Var’ın sadık okurları, sohbeti kalabalıklaştıranları, söze dahil olanları Ocak ayında
YUKARI ÇIK