Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Cam kalmışken yüreğim

Tercih

Beni ziyarete gelişinin bir seferinde çantasından -her zaman o çantadan bana bir şey çıkarıp emanet ederdi- kağıtlara sarılı bir eşya bulup verdi. Bebek gibi kundaklamıştı elindekini. Küçükken hatırladığım gibi değil elleri artık, daha beyaz, daha pamuk, daha çizgili fakat hep daha şefkatli. Hatıraları saklamayı seviyorsun, bunu gözüm kapalı sana verebilirim çünkü kıymetini sen bilirsin, dedi. Haklıydı, küçükken çok ev değiştirirdik ve ben eşyalarımın taşınmaktan görebileceği zararı sezip, çok kıymetli peçete koleksiyonumu ona emanet etmiştim. İlk kızımın doğumuna gelirken bana koleksiyonumu geri getirmişti. Peçeteleri dahi buruşturmadan saklayabilen son iki kişiydik bana göre. Tomurcuklandığım toprakların en derininde o vardı, anne kere anne geni.

Parmak ucuyla soydu kâğıttan kabukları, o hışırtının içinden küçük, pembe bej, dantel gibi çiçeklerle kaplı bir Türk kahvesi fincanı çıktı. Anneannemin evinde geçirdiğim yıllar boyunca kendisine rastlamamıştım. Demek bunu kutusundan çıkarmadan, uzakta saklamıştı. ‘Bu da benim anneannemden emanetim’ dedi. Aile ağacım üç boyut kazanmış, yemyeşil bahçesinin anahtarı da bana verilmişti sanki.

Değil kullanmak, dokunamadım bile fincanıma uzun bir süre. Önce kapalı kutularda saklamak istedim, insan eli değmesin diye. İnsan eli bu, bazen kırar çünkü istemeden de. Sonra rafa kaldırdım, en azından gördükçe mutlu olurum diye. Sonra sonra, çok sonra, bir gün kullanmak istedim. Ellerimin titremesinden ses geldi, kahvenin tadı değişti, inanmazsınız. Dile kolay kaç göbek annemin eli elime değmişti. Hazinelerin en kıymetlisi, yitirilince yerine koyamadıklarımız, sahip olduğumuz hiçbir şeyle takas edemediklerimiz. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardıysa, bir aile yadigarının fanilikte karşılığı yok. Çünkü onun bir ruhu var. Zamanla, mekanla, maddeyle ölçmeye kalkın, kaybolur insan, meczup olur.

Kaybedince yerine koyamayacağım için bu küçücük fincana dokunmaya korktum. Kırılırsa, koparsa bir parçası, dört bin dört yüz dört kez yapıştırsam da izi kalacağı için kimseye emanet etmedim, göstermedim, paylaşmadım. Halbuki, anılar üzerinden zaman aktıkça mayalanıp çoğalıyor güzellikte. Kırılıp dökülebilmeli bu yüzden. Hangi canlı kırılmadan yaşadı bu alemde? Donup kalan, yara almayan ruhsuzdur, maddedir.
Can, acımıyorsa, yoktur.

Doğunun fersah fersah ucunda Japonlar kırık porselenleri altın tozuyla onarıp, eskimiş halinin öncekine göre çok daha güzel olduğunu savundukları bir sanat dalı geliştiriyorlar. Kintsukuroi… Onuru uğruna ölümü göze almaya yeminli bir millet, yara izlerini altınla kaplayıp gözle görünür hale getiriyor. Yaşanmışlığını kutsuyor eşyanın. Madalya gibi gurur duyuyor kırığıyla, yarasıyla, anısıyla… (çünkü bazı mağlubiyetlere de metanet madalyası verilmeli) Ece sen yaralarını kabukların altına saklayıp, gözyaşlarını içinde kuruturken neyden çekindin diye sordum kendime. Saklanan yas sona ermez, gizlenen yaş kurumaz kuytuda. Bırak aksın, bırak sökülsün, bırak kırılsın.

Hani bir konserdeydin, hani yanında dostların, hani Leonard Cohen söylüyordu, gözlerin yaşarmıştı. Her şey biraz kırıktı ve ışık içeri ancak böyle giriyordu. Çatlaklardan içeri süzülerek ılıtıyordu güneş. Hayat yolun bir anlam, bir pusula ediniyordu kendine. İzleri takip ederek bulacaktın yolunu. Kırıldığın her bir gün, haritanda bir kavşaktan daha ileri götürüyor seni, bir köşeyi daha döndürüyor labirentte. Bir eşik daha atlıyorsun, biraz daha parlıyorsun. Bir kat daha yaldıza boyuyorsun fincanını.

Adını seçemiyorsun, yazını seçemiyorsun, yaranı seçemiyorsun… Ama hayat öyle sabırla işliyor ki seni, bu yolda neyi biriktireceğini, hangi anıya kol kanat gereceğini, daha da önemlisi yaranı neye dönüştüreceğini tercih eder hale geliyorsun.

Ve iki bin on sekiz, sevgili otuzuncu yılım, ne merhametli bir öğretmendin. Nasıl da ezberlettin kırılıp dökülmeyi ve giderayak nasıl yaldızlara boyadın yaralarımı. Acıdan katmerlendikçe ve umudumu yitirmeye yüz tutarken, anne yadigarı gibi kağıtlara sararken bu seneyi, derinden bir mutluluğa nasıl ışık oldun içime süzülerek.

‘Acıyla güçlendikçe, şiirin güzelleşti’ diyor dost, ne mutlu… Peçete kağıtlarını bile kırıştırmadan saklayabilen bir kadının torunu, tohumu olarak, bu hayata fazla cam kalmışken yüreğim, yaralarımı bir şiire kenar süsü etmeyi öğrendim. İyi ki… ki şimdi bir şiiri yazmayı seçtim.

Hoşgeldin 2019
Yıldızlı, yaldızlı, baş tacı gel.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Tercih tarafından en son yayınlananlar

Tercih / Hicret= Göç

Bu ayki Okur Yazısı sevgili Elif Kartal’ın kaleminden… Hem de üstelik eski

Ve minör panikler.

Hayata bakkal başlıyorsun, holdingleşmeye çalışıyorsun sonra yolda bir şeyler oluyor falan filaaaan

Cambaz

Yaşamın orta yerinde beliriveren çizgiler etrafında dolaşıp duruyoruz. Koca koca sıfatlar yükledikleri

TERCİHLİ YOL.

İncitilmek bir tercihti. Artık emindim. İnsan, incineceği şartları itinayla bulup, kendine göre
YUKARI ÇIK