Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bütün numaralar ve bir yarışma

Tercih

-Adamım gelmiş. Ne yapıyorsun? Gene kızları mı tavlıyorsun ha yirmialtı?
-Yahu Kalpesh ne kız tavlaması. Ekmekle peynir var elimde.

Her seferinde sanki o hafta sonunu Akdeniz’de bir adada iki gün sürmüş bir partide geçirmişim gibi hikayeler beklentisindeydi. Konuyu değiştirmeliydim.

-Bak geçen domates aldım üsttekiler güzel, alttakiler büzüşmüştü.
-Getir onları ben değiştiririm. Sen kızları anlat bana.

Kalpesh dediklerime pek ehemmiyet vermiyor gibiydi. Bakkalı, aile evlerinin altındaydı ve mahalledeki birçok hane halkı için etraftaki tek bakkal olmasından ötürü önemliydi. Allah affetsin, kasa arkasında sigaraları saklama dolabının üstünde Marlboro, Lucky Strike yapıştırmalarının etrafında Hindu tanrılarının olduğu kartpostallar dururdu. Gerçi Kalpesh’in bu tanrı figürleriyle, müşterileri için sigara aldığı sıralar dışında göz göze geldiğini görmedim. Belki bir gelse, Hinduizm’de kul hakkının yerini hatırlayabilirdi.

-Peynir ve ekmekten başka bir şey var mi bugün?
-Var bir saniye.

O hafta oynadığım loto biletini verdim. Kaç milyon ihtimalli bir şeyi kazanmaya çok inanmıyordum ama bazı seferler ikramiye tutarının çokluğundan ötürü denemeler yapıyordum. Kalpesh gülümseyerek kağıdı loto makinasına soktu ve büyük bir kahkaha patlatarak:

-Yine boş adamım. Çok iyi numaralar seçmişsin.

Amorti bile çıkmamasını umursamadım. Gelgelelim, bakkal Kalpesh’in benim üzüldüğümü düşünüp hala sırıtarak devam etmesine içerlendim.

-Adamım boş ver gitsin, ne zaman bildin ki bu numaraları zaten?

“Patavatsız herif” diye içimden geçirirken, en son sözü aklımda yankılandı: “ne zaman bildin ki bu numaraları zaten?”

Ben bu cümlenin bir benzerini bir yerlerde duymuştum.

Bakkalın kapısından çıkarken kendimi on altı sene önce Göztepe civarlarında Anadolu lise sınavlarının çıkışından birkaç saat sonra dershanemin ikinci katında buldum.

Moralim uzun suredir böylesine bozuk olmamıştı. Boğazım düğümlenmiş, ağlamaklı bir haldeydim. 2002’nin dokuz haziranıydı. Türkiye milli futbol takımı birkaç saat önce Incheon’da Kosta Rika ile bir bir berabere kalmıştı. Dershane öğretmenimiz, liselere giriş sınavındaki yüz sorunun doğru şıklarını verdikçe, annemin sınav için verdiği şekerlerin etkisi ağzımda azalıyordu. Nasıl ki tur ümitlerimizi milletçe diğer maça bırakıyorduk, ben de hayatla alakalı ümitlerimi gelecek dört seneye bırakıyordum. Yine de birkaç kez net sayımı tekrar hesaplamaya çalıştım. Malumun ilanıydı.

Dürüst olmalıyım. Sınava bir sene boyunca hazırlansam da, kapasitemin yüzde yüzünü vermemiştim. Nasıl ki uzun süre sonra dünya kupasına katılan milli takımımızdan çok bir beklentimiz yoktu ama içten içe ‘inşallah en iyisi olur’ diyorduk, kendimle akalı beklentilerim de bu duruma benziyordu.

Bunları düşünürken öğretmen yanıma yaklaştı. “Nasıl vaziyet yirmialtı?” diye sordu. Sesinde bir polisin cinayet mahallindeki zayiatı anlama gerginliği vardı.

-Hocam ya… iki netle kaçırdım istediğim okulu galiba.

Elleri belinde uzaklara baktı, sonra bana doğru gülümseyerek:

-Oğlum yirmialtı, ne zaman o kadar neti yaptın ki zaten?

Dondum kaldım. İletişimsizliğin yılda milyonlarca insanı öldürdüğünü biliyordum, ama bu da iletişim sayılmamalıydı. Hocam söylenecek laf mı diyecekken, arkalarda yas evinde ağlayan kadınları andıran bir kız öğrenciye yöneldiğini gördüm.
Öğretmen bir süre daha tüm sınıftaki feryat figanları dinledi. Bir ara bir arkadaşımız bayıldı, bir tanesi birinci katta olduğumuzu unutarak cama yöneldi. Dakikalar geçtikçe diğer öğrenciler yavaş yavaş, omuzlarında dünyaları taşır gibi sınıftan çıkarken, benim arkada tek oturduğumu gören öğretmen yanıma yaklaştı.

-Matematik nasıldı peki?

İstifimi bozmadan “en iyisi oydu hocam” dedim. “Aferin” dedi. “Bak tam sonucun gelince tekrar buluşana kadar sana bir soru o zaman. Düşün ki bir yarışma programındasın ve sana üç kapı sunuluyor. Bir kapının arkasında bir araba var, diğerlerinde ise eşekler. Sen bir kapı seçeceksin, diyelim bu birinci kapı olsun. Yarışmanın sunucusu senin seçtiğin kapının arkasında ne olduğunu bildiğini varsay. O başka bir kapı açıyor. Diyelim üçüncü kapı ve içinden eşek çıkıyor. Ve sana soruyor: ‘Seçtiğin kapıyı ikinci kapıyla değiştirmek ister misin? Yoksa seçtiğin kapıda ısrar mı edersin?’”

Koyun can, kasap et derdindeydi. Öğretmene bön bön baktım.

Cevabı dinlemeden sınıftan çıkarken kendimi 12 sene sonra New York’ta bankalar bölgesinde bir kulenin en üst katının gri ve karanlık bir odasında buldum.

Amerikan mortgage krizinin göbeğinde, ekonomi haberlerinin kırmızı alt bantlarında şu ‘banka battı, bu banka batacak’ haberlerinin ardı sıra geldiği, spikerlerin çıkardığı konukların felaket tellallığının bir türlü bitmediği bir dönemdi. Böyle bir zamanda iş arıyordum. Koşullar çetindi ama savaşıyordum.

Bir banka ile birkaç mülakatı geçerek son ikiye kalmıştım. Rakibim bir Amerikalıydı. Ivan Drago’ya bilenen Rambo gibi son mülakata hazırlanıyor ve kendime güveniyordum. Gece gündüz derslerde ne öğrendiğimi, neden sadece o bankaya gitmek istediğimi, o bankaya neler katabileceğimi, güçlü yönlerimi, zayıf taraflarımı, farklı beyin çalıştırıcı soruları ve ilgi alanlarımı, karda, kışta, parklarda, bahçelerde, uyumadan, kahvemi alırken, tuvalet sırasında, yemeklerde, spor sonrası duşlarda ezberleyip durdum.

Kulenin en üst katında bir kişiyle değil iki kişiyle mülakat halindeydim. Filmlerdeki iyi polis, kötü polis sahneleri gibiydi. Sadece yan odadan gözüken siyah şeritli aynamız eksikti. İyi niyetli olan notlarımı, yaz stajlarımı överken, kötü niyetli olan krizi anlatıyor, beklentilerimin bu kadar yüksek olmaması gerektiğini söylüyordu. Bir saati aşkın bir süre sonunda iyi mülakatçı, kötüye dönerek ‘bence yeterli’ dedi. Kötü mülakatçı duraksadı. Kendisi Yeşil Yol filmindeki idam edilen duygusal dev abiye benziyordu. Ne kadar filmden dolayı empati kurmaya çalışsam da, ağzından çıkan her söz herhangi bir insanlık bağına fırsat vermeyecek gibiydi. Tam bu sıralarda, iyi mülakatçıya dönerek “o zaman bir soru daha soralım” dedi. Ben ise gözlerimle “Hocam çal artık su bitiş düdüğünü” demeye çalışıyordum.

-Düşün ki bir yarışma programındasın ve sana üç kapı sunuluyor. Bir kapının arkasında bir araba var, diğerlerinde ise eşekler. Sen bir kapı seçeceksin ve diyelim ki bu birinci kapı olsun.

Kafamda bir uğultu başladı. Sorunun tamamını dinleyemedim. Ben bu soruyu daha önce bir yerlerde duymuştum.

On iki sene öncesine dönmeye çalıştım. Cevabı bulmaktan ziyade, cevabı hatırlamayı tercih ettim. Dershane öğretmenin bir sene boyunca her türlü gereksiz muhabbetini dinleyip, galiba en önemli şeyini kaçırmıştım. Yüzüm ve elim terlemeye başlıyordu. İyi mülakatçının ifadesi değişti. “Allah kahretsin” dedim içimden.

Kötü niyetli dev mülakatçı “Excuse me?” dedi, ‘ne demeye çalışıyorsun adamım’ bakışıyla. “Sorry” dedim. Demek ki bedduayı sadece içimden dememişim diye düşündüm. Dershanedeki öğretmenim kapıdan çıkarken cevabı vermiş miydi acaba. Ne olurdu cevabı dinleyip çıksam?

Kafamdaki uğultu, sela sesine dönüyordu. Bir tercih yapmalıydım. Cılız bir sesle “kapıyı değiştirmezdim herhalde” dedim. Karşımdaki boş sandalyelerde iki eşek ve dershane öğretmenim belirdi:

-Yarışmacıya hakkınızı helal ediyor musunuz?

Kötü niyetli mülakatçı ‘helal olsun’ dedi. İyi niyetli olanın gerçekten üzüldüğünü görüyordum. Gözlerimiz sanki bir daha karşılaşmayacakmışız gibi doldu. O da ‘helal olsun’ dedi. Sıra bendeydi. ‘Helal olsun’ dedim. Odadan omuzlar üstünde çıkarılırken, “seninle iletişimde olacağız” dediler. Koskoca Rambo ne haldeydi.

Kapıdan çıkarıldıktan on sene sonra Londra’da kendimi sizlerle sohbette buldum. ‘Bu yirmialtı şimdi yine ne anlattı’ dediğinizi duyar gibiyim. Lotoda tercih ettiğimiz numaralar da, Anadolu lisesi sınavına girerken seçtiğimiz yüz şıkkın çizdiği yol da, çok istediğimiz bir işin mülakatın son dakikasında gelen bir eşekli sorunun cevabını çözmek yerine, hatırlamaya çalışmak da bir tercihler silsilesiydi. Yukarıda anlattıklarımı ‘hayatta her şeyin tercihlerimizin sonucu olduğunu’ düşünenler olacaktır. Oysa hepimizin tecrübesiyle sabit, her şey o kadar basit değil.

Merak edenler için eşekli sorunun cevabın ‘kapıyı değiştirmemiz gerekir’ olacaktı. İlk seçtiğimiz kapının arkasında eşek olduğunu varsayarak, yeni bir kapı ödül ihtimalini artırır gibi düşünebilirsiniz.

Bir başka deyişle, kimi zamanlar tercihlerimiz yanlış olabilir ama yanlışlarda ısrar etmemek tercihi bizim elimizde.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Tercih tarafından en son yayınlananlar

Tercih / Hicret= Göç

Bu ayki Okur Yazısı sevgili Elif Kartal’ın kaleminden… Hem de üstelik eski

Ve minör panikler.

Hayata bakkal başlıyorsun, holdingleşmeye çalışıyorsun sonra yolda bir şeyler oluyor falan filaaaan

Cambaz

Yaşamın orta yerinde beliriveren çizgiler etrafında dolaşıp duruyoruz. Koca koca sıfatlar yükledikleri
YUKARI ÇIK