Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bu takvimin yaprağı bomboş çünkü…

Takvim

Yazmak istemedim bir zaman. Hani bazen olur öyle. Zihnin konuşur ama dinlemek istemezsin. Yazmak hatırşinas bir dostla sohbet gibidir çünkü. Aynanın arkasındaki sırı sıvamaktır yazmak. Sustum. Ben sustum, kalem sustu, bir takvim dolusu sustuk. Boş sayfaya batırdım güneşleri, duymadım günleri, aynı anda birden çok işle, birden çok çocukla, birden çok hayalle meşgul zihnim sustu. Kelimelerim vardı da cümle olmadı. Her bir kelime derebeylik gibi içimde, onlarcası dizilip de bir söz edemedi.

6 yaşımdaydım, hatırlıyorum bir gün annemin beni bir kırtasiyeye götürüp hadi bir defter seç dediği günü. Kapağı mavi pembe kareli, yaprakları bembeyaz, bomboş bir defter seçmiştim. Bu ne için diye sorduğumda, bundan sonra bu senin günlüğün, buraya düşündüğün, hissettiğin her şeyi yazabilirsin, bir nevi sırdaşın gibi, demişti. Şimdi geriye dönüp baktığımda annemin beni nasıl da ilmek ilmek tanıdığını daha iyi anlıyorum. Çünkü ben o küçük Ece iken de bıcır bıcır konuşan fakat ne hissettiğini anlatmayan bir çocuktum. Dostlar hep öğretmen ya hayatlarımıza, ben o mavi pembe karelerden pencereler açtım içime, kendimi öğrendim yazarken. Keşfettikçe içimdeki küçük ülkeleri büyüdüm, büyülendim. Yazdıkça, yazılanları merak ettim. Kitapları, hatıraları, bilmediğim ülkelerin caddelerine açılan yolları, yaşamadığım zamanları ve en ilham verici olanı da insanları, onların pencerelerinden görünen vahaları. Yazdıkça demlendi bildiklerim, mayalandım, çoğaldım. Keşfettiğim tüm hislerim bir potada eriyip ilaç oldu ruhuma. Zannettim ki ben o takvim yapraklarını doldurdukça iyi hissedecektim. Yazamıyorsam, akmıyordum zamanda.

Oysa zaman da bazen durabilirdi. Hatta izin verirseniz, zamanı donduran anlardan bahsetmek isterim. Bir gün ayaklarım üzerindeyken çimlerin, hafifçe esen bir meltemde nasıl da olup biten her şeyin anlam kazandığını, her bir yaranın ardından gelen huzura yer açtığını ve hiçbirinin ses çıkarmadığını… Bir akşamüstü içinde bir zerrecik, bir kum tanesi yıldız oluveriyor. Kalbinin atışı, parmak ucuna dokunan rüzgarla ürperirken aslında üşümediğini fark etmen ve o an gözlerini kapatıp ‘şimdi bu gözleri açtığında her şeyi bambaşka göreceksin’ deyişin. Göz kapaklarımı araladığımda yeşilin parlaklığına, başımda dönen bulutlara, komşunun küçük köpek yavrusuna bakışımdan taşan mutluluğa gözleriniz dolardı eminim. Pembe mavi bir pencerenin köşesindeydim. Evet diyordum, bu anı ömrüm boyunca hatırlayacağım. Çünkü ben buraya tufanlardan geldim. Bu dinginliği nimet sayacak tek bir kişi varsa o da benim.

Ve o gün hiçbir şey yazmadım. O gün takvimden bir kelime dahi dökmeden yaprak kopardım. Yaralar gibi bazı huzurların da sığacağı harfler mevcut değil. Konuşmamak yok saymıyormuş yüreğinden akan nehirleri. Çünkü, damlalar ses çıkarır, umman sessiz.

Öğrendim… Kimi zaman susmak kelimelere sığmadığın içinmiş.

Bu takvimin yaprağı boş, yüreğim kadar söz icat edilene kadar.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Takvim tarafından en son yayınlananlar

Hayır, ölmedi

Her anında çok güçlü hissetmek isterdi Sevil teyze. İsmini koyan dedesinden gülümseyerek

Kişinin Kendi Takvimi

Bu yazı, yazarlarımızdan Gözde Urfalı ile Faik Kırgız’ın müşterek yazısıdır. Çünkü yazı

Takvim bir yalan

‘Bu bir kabus!’ diye düşündü. Bir zamanlar -belki yıllar önce belki daha
YUKARI ÇIK