Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bu sahneyi hiç unutmayacaktı.

Bahane

Apar topar çıkarken evden, kapının girişindeki emektar tokasıyla ıslak saçlarını tepeden topladı. Gür saçları hayatının her döneminde ruhunun yansımasıydı. Mor, kırmızı, turuncu, kısa, uzun, kıvırcık, yanmış, yıpranmış, ucundan biraz kırılmış, kırıkları aldırılıp budanmış, kendi kökünden güçlenip tekrar uzamış, her şeye rağmen her daim ışıldamış… Hayatta başına ne geldiyse, o dönemki hayat duruşu ne ise, neye baş kaldırası gelmiş ise ruhunda bağıran rengi içine sığdıramamıştı. Bu kadın, içine sığmayıp dışına taşanlardandı. Taştığı yeri dolduran, girdiği ortamın duvarlarını kendi rengine boyayan… Şimdilerde 30’larına gün saymaktaydı. Çocuğunu emzirdiği saat aralığını hesaplarken ve ani bir kararla kariyerinden vazgeçerek işinden ayrılıp açtığı kafeye gelenleri sayarken, belki de 30’una gün saymak aralarında en kolay olanıydı….

İşe gitmek için son defa etrafı kolaçan ederken gözüne ilişen ayna, 1 yıl öncesinden çok farklı bir sahne sunmaktaydı. Eli göğsünde, sütü dolmuş mu diye kontrol ederkenki görüntüsüyle öylece kalakaldı. Bu sefer ayna, uyumsuz ayakkabısının, havaya abes montunun, toplantı için giydiği ceketin kırışıklığının uyarıcısı değil, değişen önceliklerinin muzip bir yansımasını sunmaktaydı… Bu görüntüye gülümseyerek baktı, ıslak saçlarının omuzlarında bıraktığı serinliği, içine yayılan huzurlu sıcaklık bastırmıştı. Bu anlık bakışmadan sonra saati hatırlayıp hızlı bir hamleyle çantasını kaptığı gibi kafesine doğru hızla yol aldı…

Tam 1 yıl önceydi kurumsal hayatı bırakma kararı alışı. Ve o ana dek tam 3 yıl sürmüştü nefesi kesilerek her sabah işe hazırlanması… Kim mutlu ki zaten kurumsal hayatta, ama işte doğum hakları, peki ya İstanbul şartlarında ev kirası, nedir bu herkesteki kafe açma sevdası cümleleri kulaklarında… Kendini düşünmüyorsan doğacak çocuğunun geleceğini düşün, çünkü lüks hastanelerde doğum yapanların canı belli ki daha tatlıydı bu topraklarda… Kim bilir ne kadar zordu kendi sesini duymak bunca gürültülü bahane arasında?

Herkesin mutsuz olması bunu değiştirmek için bir şey yapılmaması gerektiğini göstermez ki? demişti çok bıktığı bir günün ardından bana. İşten çıkmış, ölümcül trafiğin ortasında kalakalmıştı ve telefonun ucundaki ağlamaklı sesi çok yorgun geliyordu. Huzursuzluğun yorgunluğuydu bu, hiçbir yorgunluğa benzemezdi. Uyusan geçmez, başımı alıp gideyim desen başın da malum işte seninle her yere gelirdi… Bilirdin, o yüzden gitmeyi denemez, kalmayı öğrenirdin. O trafiğin ortasında tek istediği bir an önce evine ulaşmaktı. Aslında tek istediği, sevdiği bir işten evine gidebilmekti ve günü geldiğinde amaçlar uğruna bahaneleri yıkmanın ne demek olduğunu çocuğuna anlatabilmek… Kararını vermişti. Bir anne olarak henüz çocuğuna neler verebileceğini bilmiyordu ama neyi vermek istemediğini çok iyi hissediyordu…

İnsanı kendisine sağır bırakan da, ‘Yapmak isterdim ama cesaretim yok’ cümlesini söyleyebilmenin altındaki müthiş cesareti ve ‘yapabilirdim ama aslında istemiyorum’un en gerçek samimiyetini duyurmayan bahanelerin yüksek sesi olmalıydı. Ama dünya, bahanelerin sesini kısıp kendi arzusunun sesini duyabilenlerin olmalıydı. Kesin böyle olmalıydı. Yoksa ülkenin diğer köşesindeki kurak topraklara doğan kadın, 1 kuruş parası olmamasını da , kocasının evden çıkmasına izin vermemesini de duyar, haklı bahanelerine inat gizli gizli evden çıkıp okuma yazma kursuna gitmeyi denemezdi… Belli ki ‘neden yapmaması gerektiğini’ değil kendi sessiz çığlığını dinlemişti. Çocuklarım var bahanesiyle mutsuz evlilikte tutunmayan kadının, bu ayakla spor yapamazsın denilen adamın azimle maratona hazırlanışının…. Ortak bir noktası olmalıydı bu insanların bahaneye sağır kendi sesine açık kulaklarının. Böyle insanlardı kendi gözyaşlarına sahip çıkan, neden olmasın ki? nin cevabını kendi hikayesinde arayan…

Biliyordu, bahanelerin ötesinde kendi sesini duymanın haklı huzuruydu bu sabah aynada karşısında duran. Sahte iş ceketinin ötesindeki gerçek yansımasıydı o. Aklına bu sahneyi kazıdı. Bu sahneyi hiç unutmayacaktı. Hafif esen kafesinin bahçesinde en sevdiği kahvesini eli göğsünde keyifle yudumladı. Daha vakti vardı, sütü henüz dolmamıştı…

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bahane tarafından en son yayınlananlar

Sahici

Daha önce de yazılarına burada rastladığınız Sinem Yılmaz, yine en can alıcı
1000x1000

Bahane bir ses.

Yazı gönderen herkese milyonlarca teşekkür, gani gani minnet. Yazmamanın bahanesi yok, anladık,

Beş üzerinden üç yıldız

Bir süredir insanların anlattığı hikayeleri dinlerken, dinlemiş gibi yaptığımı fark ediyordum. Sosyal

İç Saha

Geçtiğimiz ay Hamamda Deli Var’a ‘Dursun’un Fiyaskosu’nu yazan Alican Arıcan’ın mizahını ve

Bahane uydurma

‘Bana bahane uydurma’ diyorum küçük çocuğuma. Yalanlarına, yanlışlarına, her türlü ayıplarına sonsuz
YUKARI ÇIK