Bizim rutin vakitsizliğimiz

Mazi

Hayat süratle geçiyor ve her eyleme yetmiyor vakit. O kadarı malum.

Alan Greenblatt bir yazısında nasıl da telefonla konuşmayı bıraktığını anlatıyor herkesin. Herkesin mesaj yazdığını, herkesin eposta, herkesin külliyen yazarak anlaştığını bu zaman kıtlığında. Bir şeyi sormak için telefonla aramanın iptila olduğunu artık, telefon konuşmalarının insanın pek kıymetli sosyal mevcudiyetinden çaldığını. Buna mukabil, diyor, mesajlaşmak için çok vakit nezretmek gerekmiyor.

Süratle akan hayat yazıya yakışıyorsa, yazı süratten etkilenmiyorsa, yazdıklarını okutabiliyorsa silme beşer hala müstakbel okura – tüm sıfatlarını yazıda bulan benim gibi birine bundan latifi olamaz. Oysa – bence – yaşamın sürati yazıya da yetişmiyor bazen, bazen yazının insan suretinde bana küstüğünden, kaşlarını çatıp pencereden, benden uzaklara bakma teşebbüslerinden şüphe ediyorum. Yazmaya da vakit yok ki ilelebet, bazen başka illetlerle vakit öldürmek gerek.

Her şeye vakit yetiştirmeye imkan yok. Koştururken çiçekleri koklamaya – ki geçenlerde NADİREN gittiğim bir çiçekçide sırf bu yüzden çiçekleri koklamaya teşebbüs ettiğimde “onlar kokusuz çiçekler abla” dedi beyefendi. Al işte! Hangi çiçeklerin kokacağını öğrenecek vaktim bile olmamış demek ki. Perşembe Perşembe patates gibi kaldım çiçekçilerde. Bunlar hep vakitsizlikten. Bir perşembenin üçe bölünmesi gayrimuhtemel diye ebediyen, aynı günü beş kere yaşayıp en vakte değer olan eylemi seçemediğinden.

İhmal de vakitsizlikten. En âlâsı New York, biri Güney Kore, çokbilmişi Kolombiya, kadim birkaçı Londra’daki ücra ve ama samimi dostlara uzun ve teferruatlı e-mektuplar yazıp hal mecal anlatacak zaman yetişmediğinden. Bırakıyoruz tahmin etsinler, bir şey olmaz biraz merak etsinler. İhmal işte ah sürekli ve neredeyse sadece vakitsizlikten. Dostkadın Begüm’ün getirdiği ufak limon ağacının solması mesela, Allah’ım bu ağaççık en son ne zaman sulanmıştı, ne bileyim ben?

Mümkünsüz, takdir edersin ki. Aynı anda hem hikayeler yazıp, hem düzenli bir iş rutinine katıp kendini, hem master derslerine iştirak; feminizm, psikanaliz ve edebiyat amalgamında bir tez yazmak, hem çocuğun gibi alıştığın Hamamda Deli Var’ı yazısız boynu bükük bırakmamak, hem artık aynı evde yaşamadığın ailenle yemeklere sohbetlere, hem hepsi iş hayatının külfetli terazilerinde tartılmaktan ambale dostlarla hikayelere, hem meşakkatli kitaplara, hem dindiren filmlere, öğrenmek istediğin lisanların hepsine… Allah’ım kim yetiştirecek kendini kim yetişecek o hayallerin hepsine?

Zamanı bölerek, döverek dağıtarak döndürerek biz de ne kadarını elde edebilirsek, ne kadarını ayırabilirsek bir kenara, listeler yazıp habire uçlarına yeni maddeler ekleyerek, hafta sonlarını yazıya, kağıtları yemek masasına serip kelamla kuşatmaya, en tutkulu meraklarla biriken kitapları okumaya vakfederek, sevgilinin teninde evreni duymaya, haşmetli ve kardeşkadın Lal’in doğum gününde onun sloganları sözleri kadar albenili bir çiçek bulmaya uğraşmaya, galibiyetleri peşinen babama anlatmaya, anneler gününde önce hayallerden en güzel bahseden sığınak sağlam Annekadın olmak üzere dünyanın en cool kadınlarına, ailemin bütün hatunlarına “iyi ki”ler demeye, tanıdığım şimdiye dek rastladığım kuvvetli, karakterli bütün annelerin anneler günü için bir yazı düşünmeye, yetişmeye, yetişmeye… Yaptığım listelerin en tepelerindeki maddeleri yetiştirmeye…

Hayat süratle geçiyor ve ancak en çok yapmak istediklerine yetiyor vakit.

Orası sabit.

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*