Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Biraz yaklaşın lütfen.

Kör Nokta

7 Eylül sabahı İstanbul yolunda ve konum olarak Çanakkale çıkışında, karınca kararınca ev ekonomisine destek olsun diye yol kenarındaki küçük kamyonlarda seyyar satış yapan bir abiden meyve-sebze alırken, garip olduğunu düşündüğüm bir diyalog yaşadım. Arabanın bagajını tıka basa doldurduktan sonra gözüm en son yeşil fasulyelere gitti. Seyyar satıcıya, “Bunlar… bunlar şey olmasın” dedim.

Ne diyeceğimi hatırlamaya çalışırken, abi daha hızlı davrandı: “Hiç olmaz abi bunlarda”.

“Kılçıklı filan olmasın?” diye sordum hızlıca.

Abi daha da eminleşti:

-Hele o hiç olmaz abi.

Ne hiç olmazdı? ‘Bunlar şey olmasın’ dediğimde aklına ne gelmişti ki acaba da, seyyar satıcı benim sorumu tam olarak dinlemek yerine, yeşil fasulyesiyle alakalı olan aklımdaki herhangi bir intibaının mutlaka yanlış olacağını aceleci bir üslupla belirtmeyi tercih etmişti. Bu acelesinde bir ezber vardı. Çok keyifle başladığım alışverişi, yeşil fasulyeleri de bagaja koyarak sonlandırdım.

Arabadaki kız arkadaşıma yukarıdaki konuşmayı yansıttım. O da kendinden emin bir biçimde “Her kamyonda duracaksak, Mudanya vapuruna nasıl yetişeceğiz?” diye feryat etti.

Bu da bir nevi ezberdi. “Bir başkasında sakın durma” demenin başka bir biçimiydi. Durma sebebimin ekonomik olarak biraz ‘daha makule’ bir şeyleri yapma amacımdan mütevellit olduğunu öngöremiyordu. İlginç olanıysa, bu durduğumuz ilk kamyon arkası olmasıydı. Kız arkadaşıma dönüp, “Peki durmayalım. Her gün krallar gibi dışarda yemek yiyelim” dedim ama içimden.

8 Eylül sabahı, 1.50-1.60 cm boylarında, çelimsiz, pos bıyıklı ve saçlarının sadece yan tarafları kalmış esmer bir şoförün kullandığı bir taksiye bindim.

“Niye gülüyorsun hemşerim?” diyerek beni selamladı. Taksiye binerken yüzümdeki ifadeden emin olmamakla beraber sorusuna cevap verdim:

-Kız işleri abi.

“Haa” dedi. “Doğru yere sohbete geldin. Aman evlenme.” Bir iki saniye duraksadı ve ekledi “Ya da hanımı iyi seç.”

Kesin bir yargı cümlesinden sonra, argümanını zayıflatacak bir geçiş olmuştu.

-Bak ben kafamı her gün duvarlara vuruyorum.

Kafasını direksiyona gerçekten birkaç kere vurdu.

-Her akşam ya anası, ya babası, ya halası. Konuşacak konu kalmadı.

Baş başaydık. Madem ki bir sohbete davet vardı ve trafik akmıyordu, katılmaya çalışabilirdim:

-Akşam misafirler gelecek abi. Yemeğe yardıma yetişmeye çalışıyorum.

-Hemşerim sen ipleri vermişsin. Geçmiş olsun. Daha da belin doğrulmaz.

-Hayır ne olur başlasa bir yerinden?

-Olan olmuş hemşerim… Neyse dün de bizim hanım bana diyor ki eltisinin kardeşi hasta olmuş. Okmeydanı hastanesine gitmişler.

Daveti konusunda yanılmıştım. Taksici abi, yarım saat boyunca zerre ilgilenmediğim sülale hayatını bana açtı. Gelin görün ki her kelimesiyle yok olan ilgimi umursamadı.

Bir ara kafamı cama yapıştırıp sağda duran arabalara bakarken, kız arkadaşım sanki taksici abiyle ilk ve tek muhabbet denememizi duymuş gibi beni aradı: “Nerede kaldın yirmialti, sabahtan beri seni bekliyorum yemeğe başlamak için”. Trafikte kaldığımı belirttim. “Çabuk gel” dedi kapattı. Uçacak halim yoktu.

“Abla mı?” diye sordu taksici abi. Kafamla onayladım.

Kel kafasını gösterdi, sonra direksiyona işaret etti. “Aman” dedi.

Hastanelerdeki sigorta işleyişi hakkındaki yorumlarına geçerken, taksici abiyle kız arkadaşımın ortak noktalarından birinin sadece aklındakilerini konuşmak olduğuna kanaat getirdim. Kafamı yeniden cama yapıştırdım.

9 Eylül sabahı öğlen sularında İstanbul’da öyle bir yağmur yağdı ki, şiddetinin tavanında sudan çıkmış balığa dönerdiniz. Ben bu alameti kıyamete Sultanahmet meydanın ortasındaki belediye banklarında yakalandım. En yakın ağaçlara uzaktan bakarken, yerimden kalkmanın anlamsızlığını biliyordum.
Normalde olsa hazırlıksız yakalandığım bir yağmurun her saniye azalacağına inanan biri olarak, bu sefer kendimi doğaya teslim ettim. Olan olmuştu, donuma kadar ıslanmıştım.

Bu sırada bir şemsiyeci yanıma geldi.

-5 lira abi.

Üzerime yapışmış gömleğimi gösterdim. Satacağı küçük plastik şemsiyesinin neyime ilaç olacağından tam olarak emin değildim. O da beni süzdükten sona bana hak vermiş olacak ki gülümsedi. Ben istifimi bozmamayı tercih ettim.

Kız arkadaşımın yanına doğru, Sirkeci istikametine bileklerime kadar su içinde, yokuştan aşağı yürüdüm. Sağ olsun bir merhabadan önce, “Ay yirmialti bu ne hal? Nasıl döneceğiz karşıya?” diye beni karşıladı. Niyeyse onun bu yaklaşımına bu sefer çok hayret etmedim. Karşıya geçmemiz, zatürre ile olan dansımdan daha mühim olmalıydı.

10 Eylül sabahı bütün gün size yukarıda anlattığım, üç ardışık günde daha önce görmediğim üç kişiyle olan hikayeler aklıma geldi. Ezberden konuşanlar, dinlemeyenler, görmeyenler. Kısacık da olsa bana hayatta sevmediğim insan davranışlarını hatırlattı. Bir yandan da o üç günde yanımda bulunan kız arkadaşımın o üç kişiye benzettiğim ifadelerini sizlerle paylaştım. Daha fazla detay vermedim ve ona bir zamanlar ne kadar aşık olduğumu gösteren başka bir hikaye anlatmadım.

Biraz yaklaşın lütfen. Bu diyeceklerim bence mühim: Tüm bu sırada sizlere insanlarla iletişimde kör noktalardan bahsetmeye çalıştım. Kör noktanın tanımında o an için görememek olduğunu düşünüyorum. O an bir saniye de olabiliyor, bir ömür de sürebiliyor. Mesele partner seçimi olunca, sanki ben bunu istiyor muyumu kendimize sormamız gerekiyor. İlla arada aşk var diye, bir ilişkinin temettülerini, aşktan bağımsız durumlarda bizi rahatsız edecek şeyler olmamalı diye düşünüyorum. Yanlış mıyım? Ben mesela ezberden konuşanları, sadece kendi konuşanları, yalnızca aklındakilerini anlatanları ve karşı tarafı anlamaya çalışmaya çaba göstermeyenlerden uzak durmayı tercih ettim. Bu manada ertesi gün önemli olacaktı.

11 Eylül akşamı kız arkadaşımı aradım. Cebimde bir süredir tuttuğum istifa mektubunu sözel olarak verdim. Şimdi buraya yazamayacağım kadar laf yedim. Görüşme sırasında jamais vu gibi bir şey oldu. Kız arkadaşıma, kendime ve görüşmeye yabancılaştım. Telefonu kapattığımda bir oh çektim. “Yüce Rabbim bir insanı aşık ettiği gibi onu durdurmayı da biliyor” dedim. Yeter ki biz de kör noktaları uzatmamayı bilelim.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Kör Nokta tarafından en son yayınlananlar

Bir İnsan Bir Orman

Hiç güneşe koymadım halbuki… Bilerek değil, tam olarak bilmeyerek de diyemem ama

Bir Falın Tasviri

Mayıs ayıydı, falımda hasret çıkmıştı. Unutmam o mayıs ayını. Hep aynı çitle

Açısı On Beş Derece

Nerede yardıma ihtiyacı olan bir nokta görsem, nefes alabilmesi için bir miktar

Mutlu belirsizlikler

Kimseyi veya hiçbir olayı tümüyle anlayamıyoruz aslında. Bir varsayım, ya da bir
YUKARI ÇIK