Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bir yıldızın peşinde…

Başlangıçlar

Bir sandalye çeksene. Ayakta kalma.

Hatırladın mı bu şarkıyı? Hani işte şey. Heybenin, göçebenin, hikayenin şarkısı. Başlıyor bazen, yaksana bir mum o şarkı çalıyor işte, işte sesimde çatal, sesimde çakal bir cüce, biliyorsun ben yola çıkıyorum bu şarkıyı dinleyince. Londra’dayım, bunu daha önce de yaşamıştım, ne ilk valizim bu elimde eskiyen ne ilk giderek büyümek girişimim. Ama oturmuyorsun ağırıma gidiyor. Gözlerimde, diyorum, bir şey parlıyor. Londra’da vallahi artık yağmur yağmıyor. O şarkı diyorum, yeniden başlıyor. Allah’ım yine bir kapıdan çıkıyorum. İçimde bir cüce kafasını sallıyor.

Topladım bütün elyazmalarımı. Definelerimi, defterlerimi, 20’li yaşlarımın bütün gerzekliklerini arşivledim kaldırdım. Arızalarımı anladım, ağlayacağımı ağladım yaktıklarım için. Hazırım başlamaya. Yelkenlimin, dürbünümün, derdimin tozunu aldım. Sıyırdım attım üstümden inançsızlığı, sayılarda sembollerde henüz dinlemediğim bir aritmetik olduğuna inandım. Bileziklerimi kaldırdım, yük olan herkesi affettim rüyalarıma kapattım. Ayakta kalma, ben bir gemideyim artık, çapamı çapağımı kaldırdım. Kendi yelkenlimi kendim dikeceğim, hala bir yıldızın peşindeyim, bir elim suda ilerliyorum yanımdan balinalar geçiyor. Bu gitmek demektir, benim göç vaktim gelmiş, gözlerimde o yıldız yeniden serpilmiş demektir. Bu yeni bir satıra geçtiğimin resmidir, yeni bir isim edindiğimin, artık Dilara demeyin bana. Luna, Volana bir isim bulalım. Bu başladığımın ispatıdır, köklerimi kaldırdığımın, benim en eski bir dostum, çokgüzelinsan demişti ki, ne güzel demişti belki biraz içmişti, neydi hatta, “nereye koysan olur seni, her toprakta kök veriyorsun Dilara.”

Denmez yok, kök salmak denemez buna. Bir değil 11 kere göçebeyim ben aslında. 11 yaşımdayken annem babam boşanıp da, kardeşimkadınla ben bir gün annemde, ertesi gün babamda, sonra yine annemde kalmaya başladığımız zamandan beri böyle bu. Aynı evde uzun süre soluklanamıyorum asla. Hay bin balina. 11 senelik dostum Ankur, Londra’da elinde votkalı bir kokteyl, yeniden karşıma oturduğunda “Neden ev döşemekle uğraşıyorsun ki hala,” dedi, “sen yerleşmeye değil sık sık göç etmeye gelmişsin dünyaya.” Martin Leon mu çalıyor bana mı öyle geliyor? Benim tarotumda hep bir deli beliriyor, gözünde bir yıldız. O şarkı başlıyor, gidiyorum. Gidecektim zaten, bunu daha önce de söyledim. Ben yarım kalan hikayelerin fahri konsolosu gibi bir şeyim.

Göç yollarımda, mesela 7 sene önce Londra’da elektrik tesisatı bozuk o üçüncü katta, tek kişilik köhne bir yurt odasında Orta Kasaba dedikleri yerde 11 sene evvel, oralarda hep işte kulübelerim kabilelerim kalmış. Haritalarıma vazgeçtiğim yerlerin ve kişilerin ismi dadanmış iyi mi?! İyi ama böyle birikerek hafiflenemez hayatta. Bu kadar çok valizle köke dönülemez. Kulağımda Willie Nelson’ın eski bir filmi süsleyen o yolculuk şarkısı çalıyor. Dünya’nın bizim istediğimiz gibi dönmesi hususunda ısrar eden bir grup çingene gibiyiz, yine bir yolun üzerindeyiz, üstündeyiz bir yolun…

Öyleyiz, biz şarkının peşindeyiz, ahmaklık yolun tutkunu olmak manyaklık. Değiştik hem de biliyor musun, hiçbir şey eski haline benzemiyor artık. Nerede benim kutu kutu, kasa kasa biriktirdiğim kinlerin laneti, sorarım size! Nerede unutmadığım kabalıklar için sayı tuttuğum sayfalar. Bir gün herkesten her şeyin hesabını en kaba sözlerle sorarım diye hazırladığım konuşmaları ne yaptınız kitapsızlar, filan diye isyan edesim var. Anlıyorsun ya. Çünkü bir kadına dönüştüm ki affetmenin huzurunu, yumuşak yastığını istiyor. Bir kadına dönüştüm ki ne kadar büyüse kulağında aynı şarkı uğulduyor, biriktirdiği hikayelerden bir valiz taşıyor elinde. Salak. Üstelik göçebe bir yıldız parıldıyor gözlerinde, vallahi be, düz taban ayakları şarkılı bir yolu aşındırıyor habire.

Akşam oldu, Atlantik Okyanusu’nda bir adadayım, sarhoşum bunu unutalım, tekila tekila şarap, bir şarkı duydum, bir seferi oldum, bir göçebe deli. Yine kısa saçlıyım, bu da bir çember. Sevgilimadamla yeni bir evdeyiz, bu üç etti. Taşınmak bana ezelden beri nefes almak gibi tabii geliyor. Miyop gözlerimde söyledim ya bir yıldız var, beni yola itiyor. Sandalyeye oturmadın yazı da giderek uzuyor. Topladım valizimi, dinledim yıldızı hani, yola çıktım yine. Akdeniz ülkesinden uzaktayım içine doğduğum, içimde ormanlarını tuttuğum, zeytin ağaçlarını koruduğum o kederli, lanetli, o mor renkli yarımadanın uzağındayım. Bu topraklara adımımı attığım anda korneamı çizdim, tek gözüm kapalı gezdim ama dedim ya sana, korsanın tekiyim bakma ufak tefek olduğuma.

Bir korsanım, bir balina, bir göçebe şarkıyım uğuldayan kulağında. Bu gezegene daima göç etmeye geldiğimi bilmiyormuş da sanki, bir iskânın değil göçün kadını olduğumu söyleyenleri, bunu benden önce fark edenlerin sözlerini duymamış gibi, kapı eşiğinde ismimi çağıran valizi kurutmuş gibi, sanki dünyaya bulmaya değil oynamaya gelmiş gibi, kim olduğumu bilmiyormuş gibi yerleşiyorum yine. Rüzgar çıkıyor. Gözümde bir yıldız parlıyor, sakinliyor. Zihnimin kumsalında saçları uçuşan bir deli yelkenlime bakıyor. Sırasını bekliyor. En merhametli ablası içimdeki delilerin, göçebelerin başlangıçlara mahkum olduğunu biliyor.

Biliyor, içimdeki delilerin en asabisi biliyor, sadece aynı anda köküne kanadına sahip çıkanlar yazacak ve tutunacak bir hikaye arıyor. Belki bu yüzden, yeniden gideceğimi henüz hiç bilmeden hem de, en anaç bir dostum Ece, bana bir kuş tüyü, bir de ağaç küpesi almıştı 30’uncu yaşımı kutlamaya gelmeden önce. Çünkü gitmenin bende bir huy olduğunu anlamıştı, ne kökten vazgeç ne kanattan demişti, yüreği tertemiz diye. Bazen dostlar biz başlamadan, ilk adımı atmadan görüyorlar böyle. Benim gözlerim dolmuştu, yüreğim kök salmanın güveniyle kabarıp durmuştu. Çünkü kök salmak beni kurtarıyor, toparlıyor dağınıklığımı, beni tam ediyor kadın ediyor. Ama hala bir göçebeyim bu yeni değil 11 yaşımdan beri göçün müdavimiyim, biliyorum çünkü hala başlamak kanatlanmak demek, daha dünyanın tamamını görmeden, bütün bir dünyayı gezmeden bile dünyanın yuvarlak olduğunu bilmek, dönerek gerçeği göreceğine inanmak demek, migren de tutsa başın da ağrısa dönmeye devam etmek bu yüzden gerek. Kökler güzel, ama gitmezsek, kanatlarımızı keser, valizlerimizi gizlersek, yani bir çember çizmezsek çingeneler gibi yolun sesini dinlemezsek… hikayeler bizi nasıl ihya edecek?

Şarkıyı duyuyor musun, merhametli bir söz gibi kıpırdıyor dudağımda. Şey işte ya var ya hani o şarkı, valizimi alıyorum. Yak mumları biraz belâlı dursun gidişim, ki gidişimi kayda değer bir şey zannedeyim. Gideceğim, kulağımda bir ağaç küpesi bir kanat, elimde bir valiz ve kalem… Bu şarkıyı bu yüzden sevmiştim. Bak işte bir anda geçiyor vakit, yazının sonuna geldik çoktan. Çekme sandalye kalkıyorum zaten. Yürüyorum başlamak demek bu, dümeni kırıyorum – başlamak demek, kapıları pencereleri söküyorum, kanatlarımı yelkenlimi silkiyorum, kırıyorum kalemi, rutini, gidiyorum yıkıyorum kulelerimi – hep başlamak demek bunlar. Defterlerimi kapıyorum, kapıları çekiyorum, sabahları kalkıyor yeni bir sokağı yürüyorum. Yeni bir evde uyanıyorum bir milyon yıldır sevdiğim o adamla. Hepsi işte, bunlar hep başlamak demek.

Bazen ben gibi biriysen, gözünün gerisinde o yıldız, o zaman daima yeniden başlaman gerek…

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Başlangıçlar tarafından en son yayınlananlar

Bitirmeden başlayanlar

‘Başlamak bir hevesle can bulur, kararlılık ve azimle akıp yolunu bulur ve

Her şeyin başında

Terk edilmiş bir sarayın sarmaşıklarla örülü duvarları arasında, şehir bugünkü haline gelmeden
YUKARI ÇIK