Bir yeni yaş kaç yıl ediyor doğum günlerinde?

Mazi

İnsan en çok kendine muamma.

Hayatta en çok kendine şaşırıyor insan; aman ne kadar eksikmişim, beş zannederken kendimi ancak üç etmişim, iç etmişim bütün kederleri, yahu ben deli miyim niye omuzlarımda bu kadar fil biriktirmişim?! Diyor. Kendimi çikolatalı pastaya düşen yarasa zannederken, bir aynanın önünde veya bir tanıdığımın gözlerinde araba farlarından gözleri kamaşmış bir tavşana benzemişim! Diyor veya, mesela. Oluyor bunlar sıklıkla.

Bir bakıyor, a-ah diyor nasıl olur hani o ketum, nobran, huysuz insan, olduğumu zannettiğim?! Hani gözümde ejderha, sesimde ağır vasıta hantallığı ne oluyor kardeşim bu baldan tatlı mizacı nerede edindim? Bunca az uyku, kısa rüya hem de hayalsiz kalemsiz gün geçirmeyi, kahve orucumu, laf borcumu bozmayı ve belirgin bir inatta ısrarı nasıl becerdim? Hayali mi gerçek mi yoksa bizzat kendim mi olduğunu bilmediğim biri ‘içinde yaygaracı bir deve saklıyorsun,’ dedi ‘her şeye aslında o inat ediyor sürekli.’ Olsun ne var ayıp mı? İçini açıp açıp kelebekler, melekler, sarı laleler bulan kadınlardan değilim diye, yani ne yapalım benim içimde cazgır bir deve ikamet halindeyse? Her değişikliğe içimdeki bu deve şaşkınlık belirtmekteyse? Her antika huyu benim adıma bu deve edinmekte, elaleme caka olsun diye göstermekteyse?

İnsan en çok kendine merak. Bazısı illa kendine kıyamet. Ne olur ateşe azıcık yanaşsam, tırnağımın ucunu yaksam, bir iltica, bir firar, bir intihal halinde dolaşsam. Ne olur? Merak ediyor. Bu yüzden illa felaketine vuruluyor kimisi, illa felaketini arıyor. Ben gibi kimisi de halbuki kaç kişi ederim kendimi toplasam, bu kadar dağılmasam kaç hikaye ederim, kaç satır bitiririm bu kalemi hiç bırakmasam? Bilmek istiyor. Yine biteviye kendine şaşırmak istiyor ama istisnasız her insan. Kendi dediği kişiyle bol şaşırtmacalı, karıştırmacalı çok menemen bir oyun oynamak istiyor. Bu yüzden en çok en dikkatli bir süper kahraman gibi bakıp tenin ötesini görenlerden etkileniyor, mazisini bir gözlemle çözenlerin sohbetinden. Kendiyle ilgili şaşırtıcı gerçekleri ona gösterenlerden. Bak içinde mesela bir deve bir de balina yetişmiş diye hemen söyleyenlerden. Sözünün aslını ritminin hasını duyan adama bu yüzden tutuluyor, öyle liseli aşıklar gibi aynı adamda tutuklu kalıyor bu yüzden sonsuzlarca – adam onu görüyor diye, dalgasında ürkmeden yüzüyor diye. Sürprizlerini, hayallerini önceden seziyor diye.

Bakma şekerim insan yine de en çok kendine sürpriz. Bir bakıyorsun büyümüş eşek kadar olmuşsun ne ağlamak şimdi şık kaçar sokak ortalarında ne kahkahalara boğulup bir kapı koluna tutunmak. Bu bir sürpriz. Şimdi kuruyup kırılmış bir sigara sesiyle konuşmalısın ki ciddiye alsınlar seni sürprizsiz biri olduğunu sansınlar. Şimdi şaşırıyorsun kendine kaç dost kalmış mazinde şimdi isimleri saydam sessiz, hisleri akşamüstü kumsal vakti gibi sakin ve uzak artık. Şimdi sekiz dokuz sene önce ezbere izlediğin filmlere bakıyorsun, işte yine sürpriz!, sanki sen uyurken içinden o filmlere hayran, o filmlerde gani gani heyecan kısmını koparıp almışlar. Hayret bu filmleri nasıl bunca sakin böyle paşa izliyorsun. Şaşır kuzum sevgili okurum işte olsun, şaşırınca ilginç oluyor hayat, şaşırınca sen çok güzel oluyorsun.

İşte hayat da bir fal bir kumardır, sabahları çok erken kalkıp denizde balık bulamamaktır, sokakta kedi, simitçiye tam simitler bittiğinde varmaktır, krem peynirler eridiğinde, ve radyoyu en sevdiğin şarkının son saniyelerinde açmaktır, öyle ‘ah be’ binlerce andır belki. Bazen de tam vaktinde düşmektir göbeğine yaşamın, bir hatıranın, güzel bir anın saçlarına dolanmaktır. Odaya sızan güneşle uyanmaktır, rakı sofrasında kahkahadır, sabah kahvaltısında sırıtma, kolu kırık bir espridir beklemediğin bir anda isminde sevgililadam ve nefesinde s’ler olan güzel bir şehrin deniz kenarında. İyidir, merhemdir rahattır.

Şanstır, bilmecedir, gizemdir ve çözülmese bile hatta belki çözülmedikçe iyi gelen muammadır.

İstanbulOlmaz mı bir insan aynı anda hem olmak istemeyeceği onlarca insan hem de olmak istediği onlarca an olamaz mı? Bir tartıda hem eksik hem fazla çıkamaz mı bir şarkıda kötü bir sesle dolaşamaz mı? Tanımadığı bir sesle konuşamaz mı tanımadığı bir şehirde? Bir insan bir doğum gününde hem on altı hem yirmi altı olamaz mı?

Gece viski içerse daha derinden dokumaz mı kederi veya neşeyi daha kolay bulmaz mı içinde? Ne var yakmaz mı mumları gecenin en kör vaktinde, bir kırmızı cips kemirmeye başlamaz mı yosunlu bir zemin kat girişinde, 90’lar Türkçe popundan şarkılar açmaz mı? En tuhaf rüyalardan uyanmaz mı gerektiğinde, nedir yani insan doğum gününde gerçekçi olamaz mı?

Başlamaz mı yeni bir yazıya yeni bir satıra en eski neyi varsa hepsini yazıya kurban bırakmaz mı? En saçma en gerzek haline de kefil olmaz mı insan kendinin, sahi insan kendini affettikçe rahatlamaz mı? Bir senede kaç yazı daha büyür insan, kaç hayal öldürür utanmadan ve bir insandan on senede on bir insan- ne var yani çıkamaz mı?

Tutmaz mı mayası vursam yola gözlerim daha cin daha sinsi bakmaz mı? Ne kural varsa yazmaz mı baktığım yerde? Okuduğum her kural beni bu karmaşadan biraz daha kurtarmaz mı?

Doğum günü alelâde ve olağan bir şeydir, amenna. E her doğum günü bir öncekinden ağır kaçmaz mı? Bir öncekinden kalabalık olup taşmaz mı her yaş, dikkatlice bakarsan? Doğum günleri ‘kalabalıksın helal’, demek için muhteşem bir zaman sayılmaz mı? Sadece bu yüzden severim ben doğum günlerini, kalabalıklaştırıyorlar diye beni. Kalabalık olduğumu hatırlatıyorlar diye. Çünkü çok zayıfım ve ufak ama hiç hafiflemedim ve ağırlaşan insanları sevdim hep. Bu da bana has bir masaldır. Beni böyle sev böyle oku bak buradasın, hamamda bir deli var mı bakmaktasın, soran olursa Dilara’yı bilir misin her doğum gününde daha ağırdır dersin. Olmaz mı?

Buradan da benim 26 yaşıma bir kapı açılır tabii, açılmaz mı? İçimde yedi cüce bir Midyat sabahına 26 senelik bir kalabalıkla uyanmaz mı? Sabah erken gelir diye sabah erken kalkılmaz mı – ki sabah güzeldir. Banu bize dondurma getirmez mi, getirir. Dondurma da güzeldir. Rüzgar eser bu kurak bu çöl bu kahverengi bu safran yerde, rüzgar bize dokunmaz mı? İsmini unuttuğum birileri hatırlar doğum günümü. Yeni tanıştıklarım, kısa konuştuklarım, sohbetine alıştıklarım hatırlar. Sevgilim, tüm sevdiklerim, dilimi herkesten iyi bilenlerim hatırlar. O da güzeldir muhakkak; insan hatırlandıkça rüyaya karışmaz mı? Sevgilinin sesi bütün doğum günlerimin coşkusunu taşır üzerinde, sesiyle dokunup beni kutsamaz mı? Kutsar.

Ne kadar ağırsa evvelki yaşlar biten bir 25 de işte o kadar ağırdır.

Bir 24 kadar, 14 kadar, 4 kadar hala tamamdır, yoğundur, cafcaftır.

Hayat da bittabi ağırlığıyla güzel, akarak zamana karıştıkça, ağırlığa alıştıkça.

Nedir yani, olamaz mı?

Midyat

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*