Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bir yabancı değilsin – sadece kaybolmuşsun.

Yabancı

“Kadim geleneklerden sanatsal mirasa, görkemli peyzajlardan gurme icatlara – çarpıcı çeşitliliğin toprakları Hindistan, merakınızı cezbedecek, duygularınızı sarsacak ve ruhunuzu ısıtacak.” – Lonely Planet Guide, 2017

Seyyahların ve seyahatlerin hikayelerini dinlemeyi hep çok sevdim; özellikle de ‘uzak şehirlerden birindeki filanca özel yeri görmediysen henüz yaşamamışsın demektir’, gibi aynı anda hem küçümseyen hem de övünen laflar eden hikayeleri… O seyyahların iddiaları abartılı olabilir, ama egzotik kültürler, dudak uçuklatan manzaralar, tuhaf yerel geleneklerle ilgili hikayeleri ve mütevazı sorularıma daima umursamaz yaklaşımları bende her zaman merak uyandırdı. Ve benim de bir gün yıldızlar vadisinde duracağım, bir çekirge yiyeceğim, yanardağları gezeceğim ve kalın ormanlarla çevrili göllerde yüzeceğim hayalini bende uyandırdı.

Bu yüzden neredeyse on yıl boyunca masa başı bir işte çalıştım ve yer altındaki trenlere binerek Asya’ya yapacağım o büyük seyahat için para biriktirdim. Bali’deki Avustralyalı sırt çantalı gezginler, Japonya’daki anlaşılmaz tren işaretleri, Hong Kong ve Çin’in karmaşık vize koşulları beni endişelendirdiği için de Hindistan’ın kuzey batısındaki şaşalı sarayları gezmeye karar verdim. Gezi kitaplarında okuduğum yemekler, anıtlar, taşkın ovalar ve eski çöller boyunca uzanan vurucu manzaralar beni ikna etmişti. Hindistan’ın tarihi, anlaşılan o ki, Akdeniz’in hikayeleri kadar eski ve Avrupa’yı oluşturan ülkeler kadar çeşitliydi.

Uçak Delhi’ye sıcak sabahlardan birinde vardı. Buradan küçük bir uçak beni Udaipur’a götürecekti – gölün birini çevreleyen kayalıklı yamaçlar üzerine kurulmuş o şehre. Küçük havalimanından beni ufak bir çekçek aldı ve çarpık şeritler ve küçük uçurumların ucuna ilişmiş evlerin arasındaki yolculuğuna başladı. Görkemli geçmişinin taahhüdünü hala taşıyan ama yıllarla eskimiş bir tapınağın önünde durduk. Hem soluk hem haşmetli bir bina. Çekçekin şoförü bana tapınağın bu topraklardaki en kutsal tapınak olduğunu, pek çok insanın çok uzaklardan, yayan olarak, bazılarının dizlerinin üzerinde, düşleri ve ipek adaklarıyla geldiğini söyledi. Kırmızıya bürünmüş sofu kadınlar, tapınağa giden haşmetli merdivenleri tırmanıyordu. Küçük bir kız tam o sırada çekçekin yanına koştu elindeki çiçeklerle, ve ben cebimde bozuk para bulmak için çabalarken çekçekin şoförü kızı kovaladı ve çiçek almak istiyorsam gitmem gereken dükkana beni götürebileceğini söyledi.

Küçük çekçek beni şehrin duvarlarına ilişmiş, parıldayan o göle bakan bir otelin önünde bıraktı. Gölün tam ortasında sıcak yaz rüzgarında salınan pembe nilüferlerle çevrili, ışıldayan beyaz bir saray vardı. Sessiz bir akşamüstüydü. Otele giriş yaptıktan sonra göle bakan balkona yerleştim. Bir yanımda şehrin sarayının duvarları dışarı doğru açılıyor, dalgalı şekliyle kıyıyı sarıyordu. Daha ötede, Göl Sarayı akşam güneşinde parıldıyor ve sisli mor tepeler ufukları sarıyordu. Buralar eski bir topraklardı. Duvarlar daha evvel çok uzaklardan gelen seyyahları ve acıkmış tüccarları karşılamış, savaşlara direnmiş ve yüzlerce yıllık bir zaman diliminde aynı duvardan suretle imparatorlukların iniş ve çıkışlarına tanık olmuştu. Yeni yüzlerin doğumuna, eski yüzlerin ölümüne şahit olmuş, şahit olduğu her kutlama kadar trajedi görmüştü. Sunacak pek çok hikayesi olabilirdi, ama acıkmıştım, bu yüzden otelin açık büfesine gitmeye karar verdim.

İlerleyen günlerde yabancı turistlerin favorisi olan saraylar ve restoranlar gezdim. Köşe bucak renk, yaşam ve yemekle dopdoluydu. Yerli ihtiyarlar ufak mabetlerin başında sabah akşam içtima ediyor, çocuklar bulabildikleri düz yüzeylerin tamamını bir kriket sahasına çeviriyor ve erkekler çay stantları etrafında toplanırken kadınlar da bir kuyunun yanında ya sürahi dolduruyor ya da yıkama yapıyorlardı. Trafik ya inekler ya da gruplar halinde başıboş gezen insanlar sebebiyle duruyor, herkes kornalarına basıyor ve bir inçlik yer kazanmak için saldırganca manevra yapıyordu. Adres sormaya kalktığımda bir grup ergen bana gideceğim yere kadar eşlik ediyordu, ve kameramı çıkardığımda hepsi saçlarını geriye atıp, gözünü dikip lensin içine bakıyordu.

Yorucu bir seyahatti çünkü ne kadar dirense de hiçbir seyyah Hindistan’a kendi iradesini dayatamıyordu. Bir seyyah oraya varış zamanını, dönüş zamanını veya gideceği mekanı seçebilirdi belki – ama hepsini aynı anda seçemiyordu. Bir yük treninin yolun sonunda yoldan çıkmış olması sebebiyle oluşan altı saatlik bir rötarla Agra’ya gitmeye çalışıyor ve vagonumu dört kişilik bir aileyle paylaşıyordum. Yolculuk boyunca bütün gece ayakta kaldım. Ailenin annesi tren için bir yemek hazırlamıştı ama çocukların gözü çikolatalı bisküviler dışında bir şey görmüyordu ve mercimek çorbası veya ev yapımı ekmeği istemiyorlardı. Bir matematik öğretmeni olan ailenin babası bana cömertçe bir bisküvi ikram etti. Tren yavaşça geceye doğru ilerlerken camdan dışarıya, ay ışığının aydınlattığı geceye bakıyor ve uzakta gaz lambalarıyla aydınlatılmış kulübeleri arıyordum. Arada bir ışık yağmuru pencereye küçük bir kasabanın yansımasını düşürüyor veya tren yavaşladıkça insanlar trene binip iniyor ve yerel satıcıların çayları ve tatlılarının kokusu burnuma geliyordu.

O geç kalmış trende, karanlığa bakarken, çoktan unutulmuş bir yaşamı anımsadım. Çocukluğumun en mutlu hatıraları hep büyükannemin kasabasına olan yolculuklarımdı. Ben küçükken pek seyahat etmezdik; bu yüzden ne zaman geceyi trende geçirecek olsak bütün gece ayakta kalır, ufak kulübelerin ışıklarını izler ve trenle yanından geçtiğimiz kasabaların isimlerini okurdum. Yerel satıcıların lezzetli tatlılar veya muhteşem kızarmış yiyecekler sattığını bildiğim bazı istasyonlarda annemle babamı uyandırırdım. Hindistan büyüdüğüm yerdi; oysa şimdi, geçtiğimiz 12 yılda tam olarak ne zaman buraya bir yabancı haline geldiğimi bulmak çok güç… Hindistan’a bir gezi kitabının gözleriyle bakıyor, tavsiye edilen önlemlerin tamamını alıyorum. Eskiden ziyaret ettiğim mekanların tamamının ismini, geçtiğim arka sokakların yerini unuttum. Okul günlerimde hayatımda olan arkadaşlarımın sadece birkaçının ismini hatırlıyorum; yüzünü hatırladıklarımsa çok daha az… Buradan genç bir yaşta, üniversite eğitimimi almak, ve daha ziyade bir macera yaşamak için gitmiştim, ve daha muktedir biri olarak döndüm – umarım – ama artık buralara daha az aşinayım. Pek çok şeyi hatırlasam da hatıralarım pekala bir kitaptan veya etkileyici bir filmden de geliyor olabilir. Evvel zaman önce yaşanmış bir hayat hepsi…

Ertesi gün, iyice eskimiş bir gezi kitabı valizimde bir yerlerde kaybolurken İngiltere’ye dönen bir uçağa bindim. Stamford Brook İstasyonu’nda indim, ana girişe gelmeden sağa döndüm, ana sokağı kesen bir geçitten geçerek bir tünele girdim. Tünel yaşadığım sokağa açıldı. Sokağa doğru yürürken, içimi avutucu bir his kapladı birden.

Eve dönmüştüm.


(İngilizce aslından çeviren: Dilara Omur)

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yabancı tarafından en son yayınlananlar

Bir aralıktan sızanlar…

Aralık ayı boyunca bize öyle muazzam yazılar gönderdiniz ki, dibimiz düştü, yüreğimiz

İki soluğumuzun arasında

Hikayelerimizin ne kadarını biz yazıyoruz? Ne kadarını varlığından bile haberdar olmadığımız bir
YUKARI ÇIK