Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bir batıp çıkacağım…

Yadigar

Acıklı çağrışımları oldum olası sevemedim. Ne zaman ağlayan birini görsem sessizce uzaklaşıyorum. Teselli edemem. Daha çok ağlatır ve intiharın eşiğine getirebilirim böyle zamanlarda insanları. Kelimeleri seçemiyorum. Dikkatim dağılıyor. Acıklı çağrışım istemiyorum. Kendime bu konuda güveniyorum. Radyo kanallarım genellikle hızlı akan müziğe ayarlı. Ne zaman kenarından köşesinden çarpsa zülfü yâre o müzik, biraz dinleyip, tam cılkını çıkaracağım sırada kanal değiştiriyorum. Bu oyunu seviyorum. Tam düşecekken zemini şaşırtmayı seviyorum. Müziği şaşırtmayı seviyorum. Kaybetmek istemiyorum. Hep savaşta gibiyim. Atlarımı sürekli, her şeyin üzerine sürmek istiyorum. Başıma gelen her aksilik, savaş sebebi olabiliyor. La Manchalı yaratıcı asilzade Don QUİJOTE’nin neyle savaştığını ben biliyorum. Onu anlıyorum.

Acıklı türkü bilmiyorum. Çünkü dinlemiyorum. Gece yarısı tam mekandan çıkıyorum. Son kalan masanın sanırım özel isteği. Herkes gitmiş.., ‘’El alem ne der?’’ in boşa çıktığı saatler. Taksi gelmek bilmedi. Koskoca rock grubu hunharca türkü söylüyor. Türkü ciğerime oturuyor. Yadigar kovalıyor. Ben kaçacağım ama taksi gelmiyor. Yakalandım. İç üşümesi bir savaş kaybı emaresi.

Acıklı film izlemiyorum. Çünkü kendimle o finalde uğraşacak halim yok. Salon yedide film başlamak üzere. En güldürürken düşündürmeyen filmi seçmişim. Sıkıntımı o sinema salonuna boydan boya yayıp, üzerinde herkesin gülerek tepinmesini istediğim, içimin nasıl bunaldığı bir gün. Elimde dev bir kutu mısır var ve karanlıkta yağdan parlıyorum. Gülmekten bayılmak üzereyim.
Replikkk…. Ufak bir replik gelip ciğerime oturdu. Yadigar kovalıyor ben kaçamıyorum. Çıkamam o yağlı ellerle. Sıranın tam ortasındayım. Gülümsememin ağzımın kenarında donması bir savaş kaybı emaresi.

Cenazelerde, genellikle hep susuyorum. Konuşursam başıma iş açabilirim. Acılı insanlara tuhaf şeyler söylemek istemiyorum. Herkes ağlarken, kuş sesine, toprak kokusuna, araba kornasına takılıyorum. Çok sarılıp, çok ağlarlarsa yakalanıyorum.

Acıklı kitaplar okumuyorum. Önsözlerine dikkatle bakıyorum. Gidişatta sıkıntı varsa yarım bırakıyorum. Her şey yolunda gidecek sandığım anlarda, son sayfaların gelip ciğerime oturduğu da oldu. Olmadı diyemem ama genellikle temkinliyim. Kaçıyorum.

Vedalaşmaları sevmiyorum. Çünkü yakalanmam kolay oluyor. Açık arazi neticede. Lafı uzatanları dinlemiyorum böyle durumlarda. Bir an önce gitmeleri için elimden geleni yapıyorum. Beklenmedik bir gidişse bile hiç bozuntuya vermiyorum. Çünkü biliyorum ayakta kalmam lazım ve ayakta kalabiliyorum.

Yadigar güçlü, kuvvetli bir düşman. Üstelik beni çok iyi tanıyor. Hep karşı atakta. Hep plan program peşinde. Yadigar hep peşimde.

Bir tek rakı balıkta bilerek, isteyerek çağırıyorum yadigarı. Bir şartla.- ‘’Git dediğimde gideceksin yadigar’’ diyorum. Boynunu büküyor. Bakmayın onun bu masum hallerine. İçinde bir Vartolu saklıyor. Ama gidiyor. Rakıya balığa saygısı var. Gelip adabıyla oturuyor ve gidiyor. Müzeyyen ve Zeki’yi seviyor.

İşim gereği her sene içindeyim bu mezuniyet törenlerinin. Başkaları için gözyaşı sel oluyor. Bana rutin. Rutin olmasını seviyorum. Kaçış yolum çok konforlu. Böylelikle bulamıyor beni yadigar. Yadigar, rutini sevmiyor.

Geçenlerde hediyelik eşyacıda yakaladı beni. Bir başka gün burç yorumumu okurken yakaladı. Geçen ay okuldaki şiir sepetinden revolverli bir şiir çıktı misal, tam yakalanacakken sepete geri attım şiiri.

Ama en trajik yakalanışım sanırım mükemmel bir espriye gülerken oldu şu ana kadar. Yapılan laf cambazlığının komikliği mi, gelişine vuruşu mu bilmiyorum. Zülfü yar dedikleri sersem aparat sürekli yer değiştirdiği için nereden yaralandığımı bilemiyorum ama gülerken ağlamaya başlamak yağmurda denize girmek gibiymiş bunu fark ediyorum.

Suya cemre düşsün de yıldırım düşmesin (zaten vuruldum) hesabındayken yadigarla göz göze geliyoruz. Kahkahayla ağlıyorum.

Ama ben yılmam. Kanallarım hep tempolu frekanslara ayarlı, yara deşilecek gibiyse virajda F1 pilotuyum. Hüzün uzadığında makam kayıyor. Hüzzam, hicaza bağlıyor. Dertler, derya oluyor. Sevmiyorum.

Ve fakat pürüzsüz bir çocukluk geçirdiğini kim söyleyebilir? Kim denize karşı, hele de biraz da yağmurda ya da karda, ya da martı eşlikli bir yürüyüşte kendiyle hesaplaşmaz ayakkabıları vurmuyorsa.

Kim yaşamanın yadigarı acıyı inkar eder, hafızasını kaybetmemişse.
İnsanlara hayat hikayelerini sorun. Anlatmaya en mutlu anlarından değil, en acı veren anlarından başlarlar. Çünkü acı büyütür, mutluluk değil. Mutluluk devamı sağlar. Mutluluk, yolu yürünür yapar.

İşin gerçeği sağlam acılardır. İşin gerçeği savaştır. Yaratılışın yadigarı acıdır.
Sandalyedeki hırka, kadehteki ruj izi, dededen kalma köstekli saat, o eski yüzük, o eski radyo, size emanet edilmiş çocuk, o rüzgar, taze ekmek kokusu, ıhlamur ağacı, anneniz, eski oyuncaklarınız, en çok sevdiğiniz o şarkı, biber dolması, mor kalem, son bakış, ilk kalp ağrısı, sobalı ev ???

Dinleyin. Duyacaksınız. İnce bir sızı.?? Evet elbette. İnsanız neticede. Sızılarımız bize insanlığımızdan ve kendimize olan insafsızlığımızdan yadigar. Kanal değiştiriyorum. Sinatra söylüyor. ‘’Fly me to the moon.’’ Bir bakıp çıkacağım… bir batıp çıkacağım…

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yadigar tarafından en son yayınlananlar

“Ben böyleyim”

“Ben böyleyim.” Hayır sen “öyle” değilsin, kimse “öyle” değil. Dünyanın tek yöne

Kalav Köftecisi

Hava sıcaklığı hakkında yeteri kadar bilgi edinmeden kendimi sokağa attığım bir gün.

Ölümsüz Yazıtlar

En son ne zamandı sonunu görmediğin bir yola çıktığın? Bir bavula sığdırabildiğin

Çekirdek Aileye Methiye

ba-ba Ne zaman çocukluğum düşse aklıma, belleğimin köşesindeki otoparka babam arabayı park

Sekiz Süper Kadın

8 kadın. Hayatımın farklı yıllarından, yaşlarından, kahkahalarından damıtılıp bugünüme kalan 8 süper
YUKARI ÇIK