Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Beş üzerinden üç yıldız

Bahane

Bir süredir insanların anlattığı hikayeleri dinlerken, dinlemiş gibi yaptığımı fark ediyordum. Sosyal ortamlarda dikkatimi insanların neyi nasıl anlattıklarını gözlemlemeye veriyordum. Ne zaman ki anlatılanlar beni tatmin etmiyor, içimden başka şeyler düşünüyordum. Arkadaşlar bana daha önce bulunduğumuz ortamdakilerin anlattıklarını hatırlatmaya çalıştıklarında, aklımda hiçbir şey kalmadığını söylüyordum. Bu huyumu bir şekilde değiştirmem gerekiyordu. Geçmiş bayramınızı bu vesileyle kutlarken, çözüme ilginç bir zamanda yaklaştığımı anlatmak isterim:

***

-Hasan bu dolar ne olacak yahu? Benim kilo gibi gördüğü yeri unutmuyor.

Hasan gülümsedi:

-Benim şekere daha çok benziyor. Biraz düşüyor, bir duruyor gibi oluyor sonra yine çıkıyor.

-Yahu Hasan, yarın yokmuşçasına yiyorsun pasta börekleri, sonra ‘vay kilom çıktı, vay şekerim yükseldi’ diyorsun.

Hasan eleştirimi sevmemiş olacak ki “neyse ne” gibi bir bakış attı. Bu sırada konuşmamız bir mikrofona hohlama sesiyle bölündü.

-Hoh..hoh.. ses bir iki… cemaat aramızda konuşmayalım.

İmam efendi Hasan’la benden bahsediyor olmalıydı. Çok umursamadım. Gözüm ön saftaki dedenin çorabının altındaki delikteydi. Genellemek istemem ama ön safta delikli yün çorap ve parlak çoraplar dışında bir seçim göremedim. Delikli çorapların tercihi sabah mahmurluğuna bağlanabilirdi. Kaçımız çorap giydikten sonra ne haldelerdi diye bakıyorduk ki? Parlak çorap seçimlerinin de eşlerinin zevkine bağlı olduğunu düşündüm.

-Ne diyordum? Ey sevgili cemaati mümin! Diyor ki adam oldu diyor, sen ona diyor kardeşinin arkasından gıybet etmişsin ki o seninle konuşmuyor. İyi abi ve kötü kardeş. Biliyor. O da biliyor.

‘Nasıl bir Türkçe kullanımı bu yahu’ dedim içimden. Biliyor dediği kimdi acaba? İyi abi mi, kötü kardeş mi? Hasan’la ekonomiyle karışık unlu ve tatlı mamulleri konuşurken, imamın hikayesinin başını kaçırmıştım. Ne anlatıyordu acaba? Hasan’a sorsam cevap alabileceğimden emin değildim. Sorduğumu varsayalım, mantıklı bir cevap verse, ki tekrar ediyorum, buna etrafına esrar almış gibi bakmasından düşük ihtimal veriyordum, imamdan ikinci uyarıyı yiyebilirdim.

-E ne oldu? Kardeş eti yemiş gibi oldu.

Caravaggio resimleri geldi aklıma istemsizce. Goliath’ın başıyla Davut, İsa’nın götürülüşü… Orada da gergin bir hengame, bir karanlık hava hakimdi. Sabah sabah kimse ‘kardeş eti yeme’ gibi bir söz duymak istemezdi, Caravaggio tablolarına bakmayı arzu etmeyeceği gibi…

İmam bir süre durdu. Hepimiz bir şey diyecek gibi beklerken “Yaa” dedi a’larını üç dört saniye uzatarak. Sesini kaybetmiş ama konuşmaya çalışan biri gibi “gördünüz değil mi?” diye ekledi. Kaşlarını kaldırdı, şaşırmış bir yüzle ve hafifçe oturduğu kürsüye doğru eğilerek sanki bir sır verircesine: “Yaa”. A’ların uzatma süresi belki bir iki saniye azalmıştı. “İşte cemaati müslimin. Şeytan her an her şekle girebilir”

‘Hocam ben hikayeyi kaçırdım’ demek istedim, ama cesaret edemedim. Cemaatin hiddetle ‘Dinleseydin ya kardeşim’ diyeceğinden emin gibiydim. Ben de ‘ne var kardeşlerim, öğrenmeye çalışıyoruz işte’ diyecek, geri durmayacaktım. Belki o zaman imam ‘küslerin barıştığı, kardeşle kardeşin kucaklaştığı’ bayram şerefine hikayeyi yeniden anlatabilirdi. Bu ihtimal düşündüğümden daha düşük olabilirdi. Bayram namazı öncesi risk almaya gerek yoktu.

Hikayenin tamamını anlayamamakla beraber cemaat gibi kafamı salladım. Oysa hikayeye bütünsellik içinde bakmam lazımdı. Ortada iyi bir abi ve kötü bir kardeş vardı ama abi neden iyiliği seçmiş, kardeş neden kötülüğü seçmiş bunu anlayamamıştım. Toplumsal mesaj açıktı. Şeytan her an her şekle girebiliyordu ama karakterleri yaptıklarına iten nedenler neydi? Gıybet kötüydü ve bunun kötü kardeşten geleceği aşikârdı. Ama insanoğlu değişebilirdi. Kötü kardeş neden kötülükte ısrar etmişti?

İmam tekrar sandalyesinin arkasına doğru doğruldu. “Böyle diyor yani… Herhâlde namazın da vakti geldi…”Duvardaki, bir gazetenin doksanlarda kuponla hediye ettiği saate baktı. “Ooo geç kalmışız” dedi telaşla. “Hemen bir tekrar edelim arkadaşımız hatırlatsın.”

Sesi biraz kısıldı. Yüzü üzüntülü bir hal aldı.

-Ama şunu da belirtmekte yarar var. Malumunuz camimizin klima ihtiyacı var. Bakın kışın kalorifer aidatı malum, yazın camları açıyoruz yetmiyor. Klima daha ekonomik. Ramazan’da burada yatanlar vardı sıcaktan dayanamıyorlar.

Hasan’a döndüm: “Yani daha demin hoca gıybet yapma demişti. Sakin öyle düşünme de, yahu biz her bayram toplanıyoruz, e bunun kandili de var… Cumalarda da soruyorlardır herhalde. Yani belli aşamada yeni bir klima alınmış olmalıydı. Bu durum senin de kafana takılmıyor mu?” diye sordum. Hasan ya konuya girmek istemedi ya da şekeri konusundaki esprimden olsa gerek “duvardaki kuponla gelen saatten bizde de vardı.” diye alakasız bir cevap verdi.

-Az çok demeyelim yardım edelim ey cemaat! Verenden de vermeyenden de Allah razı olsun.

On küsur kadar adam ellerinde bağış kutularıyla hızla ayağa kalktı. Hasan ‘ben de kalkıyorum’ dedi. Ters taktığı şapkayı düzeltip önüme uzattı. İmam bir kez daha arkadan “verenden de razı olsun vermeyende de” yineledi. Oysa kovaları uzatan adamlar, Hasan da dahil, insanlar bir şey vermeden gitmiyordu. “Alacağın olsun Hasan” dedim içimden ve cebimdeki bozuklukları şapkasına koydum. Çorabının hem parlak hem de delik olduğunu fark ettim.

Namaz boyunca imamın hikayesini düşündüm. İşte bu sırada böyle zamanlarda gazetelerin hafta sonu köşelerindeki kültür sanat aktivitelerine veya ziyaret edilen restoranlara verilen yıldızların, hikaye anlatanlara da verilmesi gerektiğine karar verdim. İlahi söylenenlere bir puanlama verme değil niyetim bu örnekte. Haşa, ne haddime. Ben olsam geri bildirim sistemini söyleyenlere ve söyleyiş biçimlerine göre şekillendirirdim. Böylelikle anlatılana daha dikkat verebilir ve hem anlatan hem de kendim için bir iletişim kaydı kurabilirdim.

Mesela bugünkü hikaye için şunları yazabilirdim: “Anlatıcının hikayesinde, karakterleri yaptıkları davranışlara iten sebepleri göremedim. Anlatıcı yapılmaması gerekenleri anlatırken, yapılması gerekenlerin altını çizse daha güzel olmaz mıydı? Mesela şeytanın her an her şekle girebilir olduğunun mesajı yerine, kardeşin kardeşe gıybet etmemesi durumunun daha olumlu sonuçlar olabileceğini yansıtamaz mıydı? Anlatılması hedeflenen düşünce tekrardan dolayı açık olsa da, dil bilgisi bozuklukları göze çarpan başka bir unsurdu. Anlatanın senelerdir üzerinde durduğu, bitmeyen klima parası çağrısı da anlatana olan inandırıcılığı azaltmış olabilir. Bu yüzden beş üzerinden üç yıldız. ”

Bazılarınızın ‘sen de o gün hikayeyi dinlememişsin ama’ dediğini duyar gibiyim. Haklı olabilirsiniz, insanın dinlememek için bahanesi olmaması lazım. Bu yüzden aklıma anlatana not verme sistemi geldi.

Dedim ya, ben de kendimi düzeltmeye çalışıyorum.

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bahane tarafından en son yayınlananlar

Sahici

Daha önce de yazılarına burada rastladığınız Sinem Yılmaz, yine en can alıcı

Bahane bir ses.

Yazı gönderen herkese milyonlarca teşekkür, gani gani minnet. Yazmamanın bahanesi yok, anladık,

İç Saha

Geçtiğimiz ay Hamamda Deli Var’a ‘Dursun’un Fiyaskosu’nu yazan Alican Arıcan’ın mizahını ve

Bahane uydurma

‘Bana bahane uydurma’ diyorum küçük çocuğuma. Yalanlarına, yanlışlarına, her türlü ayıplarına sonsuz

İnsan yine inanmak istiyor.

İnsanın uzun yıllardır kendine ders çıkaramadığı hayal kırıklıkları , ne olursa olsun
YUKARI ÇIK