Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Beni iki farklı renkle mi cezalandırmak istiyordu?!..

Şifa

Oyyyy oyyyyy oyyyy oyyyyyyy…
Kızım Tuğçe sen akşam akşam glüteni gömüp, üstüne seviyeyi diplere indirerek Ikea kurabiyeleri yiyecek kız mısın yaaaa???? (Mesela şimdi ne olur bunların üzerine bir de kefir içsem?)
Yani senenin son günlerinde bunu ben bile kendimden beklemezdim ki yanında yuvarladığım biraları yazmıyorum…
Dana etli, acukalı ve yumurtalı – ekşi maya bazlama ekmeğine – tost! Oyyyyş. Aklımda kalacağına midemde kalsın diyen ofis arkadaşımın bu hayat felsefesini kendime feyz alıp, şifa niyetine yedim diyelim..

Seneyi kaparken, yavşak yılbaşı filmlerindeki gibi ben de eskilere dönüyor, eski fotoğraflarıma bakıyor ve hafiften duygulanıyor, eblekliklerime gülüyorum. Ben yeni yıl için idealist kararlar alanlardan değil, eskilere gidip gelenlerdenim. Duygulanmalar falan… Benim de olayım bu yani ne yapayım?
Bu yazıyı yazdığım bugün, biraz stresli ve yorucu bir gündü. Yediklerimin şifasına inandığım kadar, çocukluğumda yaşadığım komik hikayeleri anmanın da gücüne çok inanıyor, siziiiiii 20 sene öncesine 1998 bahar aylarına götürüyorum!
Işınla bizi Skatiiii!

Ben: ’ Alle bu sıkıyo..’
Annem fiks ölçme hareketi olan baş parmağını, bana almayı kafaya taktığı kot pantolonun beline taktı ve beni kendine doğru çekip itme hareketi yaparak
Annem: ‘Yok bu iyi kızım. Hem bunlar genişliyor hanım efendi, değil mi ?’
Satıcı: ‘Ay tabii canım… Giydikçe açılır ama belki kızımız da biraz kilo verir. Genç kız oluyor sonuçta.’
Annem: ‘Evet evet.. Ergenlik tabii garson boy… -bana dönerek- Ama çok güzel oldun aşkım. – satıcıya dönerek – Bu modelin başka rengi var mı?’

Yana açıp kapadığım bacaklarım, jean pantolon belki esner umuduyla kendi çaplarında çırpınırken bir de bu cezanın başka bir rengine de mi bakacaktık? Annem cidden beni iki farklı renkle mi cezalandırmak istiyordu?!..

Ben, utancımdan fısıldayarak; ‘Alle kukuma girdi…’ demeye çalışırken annem fısıldamamı umursamadan en gür ve bir o kadar da kinayeli sesiyle; ‘Bir büyüğünü dene ama bu tam oturdu ve incecik gözüküyorsun. Bilmiyorum yani sonra dolapta kalıyor.
Hangi rengi varmış siyahı mı?’

Başta dediğim gibi yıl 1998… Aylardan Nisan ayı…
Tüm bu anlattıklarım tombul bir satış elemanı, tombul ben ve annemin varlığıyla şenlenen, kollarınızı açsanız dükkanı kucaklayabileceğiniz kadar küçük, ama bir şekilde Bağdat Caddesinin üstünde, kazandığı hangi parayla kirasını ödediği belli olmayan, çoğunluğu DKNY veya Armani Jeans tipi armalı ürünlerin satıldığı bir mekanda geçiyordu. Ve evet… satış elemanı bence benim ergenliğimi kıl buluyor, annem benim çok güzel olduğuma inanıyor (umut memurun ve annemin ekmeğiymiş belli ki), ben ise kotumun üstünden fırtlamış göbeğim için üzülüyor ama sonra Pelit’ten ekler alır mıyız’ı hayal ediyordum.. Ekler yoksa muzlu rulo. İkisi de yoksa biraz arıza çıkarıp dondurmayı zorlamak planlarım arasındaydı.
O dönem dobikliğimin yanı sıra bir de alerjiye dayalı burun tıkanıklığı problemim vardı. O yüzden anneme adam gibi ANNE diyemiyor sürekli burun çeke çeke ALLE diyordum.

Ben 13 yaşındayım, ablamlar hala evden ayrılmamışlar ve gene çok güzellerdi… Babam o dönem bizi her Pazar dışarıya yemeğe götürürdü. Tabii ki genelde uzak bir restoran seçilirdi ki pazar aktivitesi olsun, arabada muhabbet edilsin ve zavallı ben arka ortada oturtulayım, babamla dikiz aynasından göz göze gelmemenin bir yolunu bulayım.

Gene bu yemeklerden birinin olduğu bir Pazar günüydü. Ve tam da bana alınan kotun ertesi günü çıkılmış bir yemekti. Tabii ki annem üstüme akbaba gibi çökmüş,
Annem: ‘Bak ama çok güzel duruyo. Hem açılır biraz giydikçe. Giy şu kotu’ diye dayatmalarda bulunuyordu.
O dönem beni güzel hissettiren tek kişi olan anneme güvendim ve o kotu giydim. Giymez olaydım. Giydim ve nefesimi çekerek günüme başladım.

Annem çok şanslıydı, hiçbir zaman ‘kızım yemeğini bitir’ ya da ‘suyundan da al bakiyim’ demek zorunda kalmadı. Ben hep aldım, ben hep bitirdim. Tıpkı o Pazar günü de yediğim, içtiğim ve bitirdiğim gibi. Hele bir de o kotla.

Her yemek gibi bu yemek de bitti, hesap ödendi ve arabaya doğru yürümeye başladık. Ben şansımı denemek adına ablamlara ‘kenarda oturabilir miyim?’ tipi zarflar atsam da ‘ne? ufff… bi dahakine’ tipi cevaplar aldım. Tipik…

Arabaya bindik ve yerimizi aldık. Ben ortaya oturdum ve kot gerçekten ağzıma kadar girdi. Göbekten sıktı. Yanaklar kızardı, alnım boncuk boncuk terledi. Bu arada şimdi arasam o kadar yüksek bel bulamam. Hani moda olan ‘mom jeans’ler halt etmişler bunun yanında. Nefes alamıyordum resmen. Annem mutluydu, babam muhtemelen yediğim son tatlıyı yememem gerektiğini düşünüyordu… Ablamlar n’apıyordu bilmiyorum. O dönem cep telefonları da yoktu. Öyle mal mal camdan bakıyorlardı herhalde.. Veya cep telefonları vardı da babam ABS fren sistemini bozar diye kapattırıyor muydu neydi…

HAH!!!! O kotun üstüne bir de dar, kırmızı bir tişört giymiştim. Üstünde kocaman, rugandan, siyah bir kalp aplike edilmişti.
Hani durumum kısaca:
Dar dar darall darall… idi.

Trafik vardı, ablamlar baymışlardı, kot artık benim bir parçam oluyor ama vücudum onu kabul etmiyordu, kan damarlarımda dolaşmazkeeeeeen ..
Hayır pırt değil,

PAAAAAAAAAAAAAAT! Sesi çıktı.

Kotumun çakma düğmesi göbüşümün basıncına dayanamayıp, kendini Adriaaaaaan diyerek radyoya doğru fırlatmış, midemdeki İskender ‘ohhh bee sonunda yerleştik’ diye sevinmiş, ablamları eblek bir neşe sarmış, babamı ise ‘ne olacak bu kızın hali’ başlıklı bir hüzün kaplamıştı.. Peki en kötüsü neydi? En kötüsü o çakma düğmenin radyoyu açabilmiş olmasıydı. Düşün ne basınçla fırlamış. Babamın ışıklarda durduğunda bana doğru dönüp kınayarak bakmasını hiç unutamam. Annem ki en büyük destekçim, o bile gülmekten geberiyordu.

Gel zaman git zaman, ne zaman o dobik dönemimi hatırlasam, o olaydan sonra gittiğim Ender Saraç’ı, bana neleri yiyip neleri yememem gerektiğini söylediği seansları ve ‘kesinlikle her gün bir fincan Türk kahvesi içecek bu kız’ dediği anı hatırlarım. 13 yaşımdan beri de bir az şekerli sabah kahvem hayatımdan eksik olmadı. Zaman zaman çok şekerli, zaman zaman sade veya ‘single’ oldu ama hayatımda kaldı!

Ne zaman o dobik dönemimi düşünsem, burnumun tıkalı olduğu için anneme ‘ALLLEEE’ dediğimi hatırlarım..

O günden sonra hiçbir kotumu o şekil patlatmadım ama bu hikayemi de unutamadım.

Löpür löpür götürdüğüm yemekler 90’larda kemiklerime ve yağlarıma yaramıştı, o belliydi, ama dedikleri gibi boya gitmedi. Üzerine 20 sene geçti dobiklikler gitti, boyum aynı kaldı ama mesela ayaklarım büyüdü, yediklerim löpürtüden, şapırtıya oradan da kırıntıya dönüştü. Glütensiz kırıntılara hem de…

Hayatımın alt metni ‘yemek ya da yememek işte mesele bu!’ olunca ben de mutluluğu başka yerlerde aradım! VE BULDUM!

RUHUMUN ŞİFASI = KAHVE YAAAA!

İki dar kot yüzünden S beden bir insan olduğum için, küçükken yediklerim bugün yemediklerim olduğu, ayurvedik dünya bana kahve iç dediği, her gün kahve içmem gerektiği, kahvenin de kırk yıl hatırı olduğu için, çocukken en güzel kahvelerimi annem yaptığı, sonra da hayatımın aşkı kahveci olduğu için, kahvenin de kırk yıl hatırı olduğundan, iyi ki varsın kahve, iyi ki varsın aşkım, iyi ki varsınız güzel anılar…

Bu sene de bol şekerli olsun o zaman!

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Şifa tarafından en son yayınlananlar

Yedi Şifası

Hamamda Deli Var’ın sadık okurları, sohbeti kalabalıklaştıranları, söze dahil olanları Ocak ayında
YUKARI ÇIK