Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Başlangıçlar ve Başlamamışlıklar

Başlangıçlar

Dur.

Bir an için dur, nefeslen.

Uzun yol geldin, dinlen.

Beni hatırlarsın. Yolun başlarında karşılaşmıştık seninle. Bir odayı dünya sanıp, türlü yolculuklara çıkmıştık dar duvarlar arasında. Ama şimdi, sana ait bir resim bile bulamıyorum.

Sanki hiç olmamışız gibi. Sanki zamanın içerisinde bir delik açılmış, ve biz merakla onun derinliklerine dalıp, oksijensizlikten tükenmişiz gibi. X-ekseninde değil de, Z-ekseninde yürümüşüz biz seninle. Arkamızda iz bırakmadan…

Ama hatıralar nedir ki, yer ve zamana ait damgalar olmak dışında? Bir sayı doğrusunun üzerinde ilerliyor hayat. Kat edilen her uzaklık bir başlangıca ilişkin. Belki de bizi sonsuz kılan, hiç başlamamaktı. Kim hatırlayabilir bir rüyanın başlangıcını?

Seneler önce, seninle tanışmamızdan çok önce, dünyanın bir diğer köşesinde uçan bir balona binmiştim. Berrak bir ilkbahar gökyüzünün içine doğru yol almaktaydık. Orta yaşlarda çekingen bir adam yanıma yaklaştı. Balonun halatında yürüyen bir böceği avucuna alıp, üzerini diğer eliyle örttü ve bana döndü. Burnunu aşağı yukarı hareket ettirerek, elimi uzatmamı işaret etti. İstemeyerek elimi ona doğru uzattım. Elimin ayasının üstünde avucunu dikkatle açarak, küçük, siyahi böceği avucuma bıraktı. Kaçmaya yeltenen böcek parmaklarımdan koluma doğru hızla hareket ederek, elbisemin altına girdi. Aniden panik olup üstüme bol gelen elbiseyi çekiştirip, tenimi gıdıklayan böceği yakalamaya çalıştım. Farkındalığım yerine geldiğinde diğer yolcuların ifşa olmuş vücuduma hayretle baktıklarını gördüm. Bana yönelerek büyüyen siyah göz bebeklerinin içinde, böceği tamamen unutmuştum. Hareketini dahi hissetmiyordum. Bakışların, sıcak, güçlü ışınları üzerime odaklanmış, geriye kalan tüm hisleri yakıyordu.

Ve sen tam da orada, o anın tam ortasında, ışıkların altında, beni bekliyordun. Her zamanki gibi, odanın bir duvarını boydan boya kaplayan, yaşlılıktan astarı ortaya çıkmış, soluk yüzlü o koltuğun köşesinde oturmuş, beni izliyordun. İçine soluduğun duman, ciğerlerinde bir müddet daha beklemek ısrarıyla, kesik kesik dudaklarının arasından süzülürken, yüzüne yayılan tebessümün ifadesiyle şekil değiştiriyordu.

Belli ki beni burada bulacağını biliyordun. Biraz ilgisiz biraz da alay edercesine, neden hep üzerine bol elbiseler giyersin ki, diye sordun. Gözlerimi gözlerinden ayırmaktan korkarak, parmaklarımın arasında düğüm olmuş eteğimin ucunu hayretle bırakıp, kendime çeki düzen vermeye çabaladım. Bırak, dedin, kendinden emin bir halde, fark etmez.

Kelimeler, karlı bir günün ortasında yükselen güneş gibi, duvarlarda sekip, odayı yansımasıyla dolduruyordu. Fark etmezdi, çünkü bu odada biz bizeydik. Parmaklarının arasında kaybolmakta olan izmarit, kendinden geriye havada asılı kalmış, gözlerimi yakan bir sis tabakası bırakmıştı. Dumandan kurumuş gözlerimi ovuşturmak üzere ellerimi yüzüme götürdüm. Göz kapaklarımın yeniden aralanmasıyla bahar güneşinin altında yükselmekte olan bedenime geri dönmüştüm.

Ya bir rüyanın içinde, ya da bir anın derinliklerinde karşılaşıyorduk seninle hep. İki düşüncenin arasındaki boşlukta aklım sana düşüyor, sarmallar çizerek karanlığının içine doğru alçalıyordu. İçimi tanıdık bir sıcaklık kaplıyor, vücudum evrenin üzerine uyguladığı basınçtan ayrılıp, hücrelerinden taşıyordu. Bu an’lar köprü oluyordu süreksiz fragmanlar arasında, evren bizi sayı doğrularına mahkum etmişken.

Fakat başlamak zorunda hissediyoruz yine de, ve devam ettirmek, hatıralar yaratmak ve resimler çekmek, varlığımızı kanıtlayacak deliller biriktirmek. Teknik detaylar giriyor yaşananlarla aramıza, sonra…

Hatıralarının koordinat bilgilerini bir deftere not ettin mi?

Resimlerine doğru filtreyi ekledin mi?

Hikayenin başlığı ne olacak?

Anlıyorum şimdi neden…

Ölüm döşeğinde bir akrabamın yatağının yanında oturmuş, hüzünle onu izliyordum. Gözlerini uzakta bir noktaya dikmiş, istemsizce aynı anıları, aynı yerden başlayarak tespih çeker gibi tekrarlıyordu. Onunla beraber hikayeyi sessizce ezberimden tekrarladığımı duyunca, daha önce anlatmış olduğunu fark edip, durdu. Devam et, dedim. Zaman tükendiğinde, bize bir saniye gibi gelecek olan o an’da, onun için, kendi zihninin derinliklerine olan yolculuk başlayacaktı. Yanına yolluk alacağı hikayeleri özenle katlamasına tanık oluyordum şimdi. Kendini içinde hayal edercesine, her birini eline alıp uzun uzun izliyordu, bohçasına koymadan önce. Genç kızlığının ilk günlerinde üzerinden çıkarmadığı, etekleri uçuşan yaz elbisesi… O yaz kasabasının sakin rüzgarında cereyan eden annesinin sesi… ‘İn o ağaçtan aşağı,’ diyordu. ‘Düşersin’.

Bir müddet durup, iç çektiğini duydum. Gizlice, üzerinde gençliğinin kanı kurumuş olan, o yara bandını da koyuvermişti bohçasına. Naftalin kokan elbiselerinin arasından gözümü alan parıltıyı işaret ettim. Oymalı, gümüş bir aynaydı, mahcupça bizi gözetleyen. Eliyle gelişigüzel bir şekilde tozunu alıp, kendine merakla bakmakta olan çocuksu, ıslak gözlere odaklandı, dikkati dağılmadan hemen önce. X-ekseninde acımasızca eriyen zaman, gevşek göz kapaklarının altından kendini belli etmişti aniden.

Evet, bitmek başlamışlıklara mahsustu, ama başlangıçlardı bir an’ı anı kılan. O yüzden, sen ve ben bir anı olamamıştık. Başlamayan her şey gibi bitimsizce zamana meydan okuyacaktık. Ne yazık bilemedik, hikayelerdi, sona erdikten sonra bile bitimsizce tekrarlanan. İçindekilere son bir kez baktıktan sonra, boydan boya yerde serilmiş ipek kumaşın köşelerini itinayla ortada birleştirip, bohçanın ağzını büzdü. Hazırdı şimdi, bedenini ısrarla çekiştirmekte olan yer çekimine teslim edebilirdi; bohçanın içi, ona bir sonsuzluk boyunca vücut olacak hikayelerle doluydu.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Başlangıçlar tarafından en son yayınlananlar

Bitirmeden başlayanlar

‘Başlamak bir hevesle can bulur, kararlılık ve azimle akıp yolunu bulur ve

Her şeyin başında

Terk edilmiş bir sarayın sarmaşıklarla örülü duvarları arasında, şehir bugünkü haline gelmeden
YUKARI ÇIK