Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Bahane uydurma

Bahane

‘Bana bahane uydurma’ diyorum küçük çocuğuma. Yalanlarına, yanlışlarına, her türlü ayıplarına sonsuz bir pişkinlikle bahane uyduranlardan nasıl sıdkım sıyrılmışsa artık, henüz beş yaşındaki kızıma bahane uydurmanın güzel bir şey olmadığını, yaptıklarımızın sorumluluğunu almamız gerektiğini, hata yapsak bile yanlışımıza bahane uydurmak yerine nerede hata yaptığımızı kavrarsak aynı hataları tekrarlamayacağımızı açıklıyorum.

Beni ne kadar anlıyor emin değilim.

Oysa mesele hata yapması değil, hatasına bahane uydurması. Beni anlaması lazım, çünkü mesele ‘anne sözü dinlemeyen çocuk’ olmanın çok ötesinde, hayatı boyunca karşısına çıkacak çetrefilli bir konu!

Ben ona hayata dair önemli bir şey anlatıyorum. Sebep ile bahane arasında ipince bir çizgi var. Olan durum karşısında yapılan açıklama akla yatkınsa sebep, deli saçmasıysa bahane oluyor. Çoğu insan bunu yaşadıkça, yaş aldıkça ve özellikle yanılgılarına bir son verme kararlılığını gösterebildiğinde kavrıyor. Bazıları hiç kavrayamıyor.

Hayatımızı hata üzerine hata yaparak yaşıyoruz. Çünkü ancak yanlışlar yaparak öğreniyoruz ve gerçek hayatta üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, getiriyor. Tek bir şartla:

‘Bahane uydurma!’ Bahane uydur-ma. Buradaki -ma olumsuzluk anlamında!

***

İnsan dediğimiz varlık, en nihayetinde, kurnaz. Aynı zamanda düzenbaz. Bahanelerin arkasına saklanmanın konforu; ‘ama sen de…’ ile başlayan çuvaldızı başkasına batırma rahatlığı; ‘özür dilerim’ kalıbına sığınıp aslında hiç de üzgün olmama ve dolayısıyla aynı hatayı tekrar ve tekrar yapmanın kaçınılmazlığı… En tehlikelisi de bu zaten: kişinin kendini kandırması. Bahanelere sığınmanın dayanılmaz hafifliği…

Oysa bahaneler yalan. Gerçek olan yaptıklarını düşünmek, yaşadıklarını düşünmek, nedenlerini düşünmek. Sonra sana en acımasız eleştirileri yapacak kişileri dinlemek. Her söyledikleri doğru olmak zorunda değil, ama onları yine de dinlemek; seni aşağılasalar da, sana haksızlık etseler de dinlemek. Sonra düşünmek. Ağlamak. Utanmak. En çok kendine öfkelenmek. Kendine dersler çıkartmak. Bahanelerinle sebeplerini yan yana koymak. Bahaneleri bir kenara ayırmak. Elinde yalnız sebeplerin kalması ve öylece aynaya bakmak, kendinle yüzleşmek. Öğrenmek. Gerçek olan bu.

Yoksa korkunç bir kısırdöngü içinde hem kendine hem çevresine zarar veriyor insan. Bahanelerin arkasına sığındıkça sonsuz bir yanlışlar girdabına giriyor.

***

Acaba Tezer Özlü’yü daha erken yaşlarda okusaydım, daha az hata yaparak gelir miydim bu noktaya? Çünkü o yaşamış ve yazmış bile işte, ben doğmadan üç yıl önce, demiş ki:

‘İçimden çıkması gereken bir şey var. Yaşadıklarımla hesaplaşmam gerek. Şimdi yollarda yalnız kendi kıpırdanışlarımı, kendi haykırışlarımı duyacağım’ (Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk)

O da kendi sevdiği yazar(lardan) Cesare Pavese’den alıntılar yapmış kitabında:

‘Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir’ (Cesare Pavese).

***

Bence kızım beni anlıyor. Ve ben öğrenerek ona öğretmeye, öğreterek kendim öğrenmeye devam ediyorum.

Bahane uydurmadan.

(Fotoğraftaki eser: Michael Linders)

Bu yazıyı paylaş...

Tags:

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Bahane tarafından en son yayınlananlar

Sahici

Daha önce de yazılarına burada rastladığınız Sinem Yılmaz, yine en can alıcı
1000x1000

Bahane bir ses.

Yazı gönderen herkese milyonlarca teşekkür, gani gani minnet. Yazmamanın bahanesi yok, anladık,

Beş üzerinden üç yıldız

Bir süredir insanların anlattığı hikayeleri dinlerken, dinlemiş gibi yaptığımı fark ediyordum. Sosyal

İç Saha

Geçtiğimiz ay Hamamda Deli Var’a ‘Dursun’un Fiyaskosu’nu yazan Alican Arıcan’ın mizahını ve

İnsan yine inanmak istiyor.

İnsanın uzun yıllardır kendine ders çıkaramadığı hayal kırıklıkları , ne olursa olsun
YUKARI ÇIK