Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Ama takdir edersiniz ki insanlar doğum günlerinde biraz hassas oluyor…

Yangın

Bir on yıl önceydi, izlediğim bir filmde iki yabancı, başkalarını kurtarırken ölenlerin anısına yapılan bir parkın bankında oturmuş konuşuyorlardı. İşte bu kadın mesela diyordu, bir yangından üç kişiyi kurtarırken hayatını kaybetmiş. Tüm film o anıtta başlayıp bitiyordu döngüsünü tamamlayarak, filmin başında dinlediği hikayedeki gibi, üç kişinin birden darmadağın olmuş hayatlarını yoluna sokarak, kendini feda edip ortadan kayboluyordu kadın.

Zaman, ne çetin, ne esrarengiz, ne olağandışı… Ve yaşam, yaşam aslında eylem itibariyle ne kadar edilgen. Bir kelebek kanadının dokunuşuyla devriliyor domino taşları, ilk çakıl taşının suya düştüğü halka sarıyor derya deniz kıyıları. Sebepsiz sandığım her şeye kanadım değmişti belki bilmeden, ya da benim hayat çizgimi etkileyenlerin haberi yoktu geçtikleri yerden. Bir durup dinlenmeli kimi zaman, bir durmalı, merceklenmeli yeniden süregelen zaman. Tam da bu yüzdendi yeni yaşıma telaşem.

Bir deste, bir deste daha, ve üçüncü bir tanesi. Annemin doğan üçüncü, ama yaşayan ikinci çocuğu olarak gözlerimi açışımın, buruş buruş yüzüme bakarken babamın kucağında ilk gülümseyişimin üzerinden geçen üçüncü on yıldı bu yaşım. Yeni bir onluk, işaretlenecek yeni bir kutucuk ve yakılacak yeni bir mum. İçimde ateşin etrafında dans ederek dönen bir kız çocuğu, masada bir elin parmağı kadar hemdem dost, kulaklarımda dile gelmiş aydınlık dilekler, bu ne sihir, ah bu ne müstesna bir an. Ne mutlu sana Ece, ne mutlu sana çocuk…

Otuz… Harflerle yazıldığında daha tumturaklı bir yaş. Beklentilerin, beklenenlerin köklendiği, güçlendiği, o korkutan alevlerin dindiği, kıyıya vuran dalgalarda sürüklenip gitmeyenlerin fark edildiği bir yaş. Vardığın noktadan çok yürüdüğün yolu irdelediğin bir durak. “Tüm güller kokusunu toprağından alır, ve o toprakta önceden yanmış daha nice gül vardır” dediğin bir yaş. Bütünlendiğin, güllerini, düşlerini, küllerini sahiplendiğin, hatırladığın müddetçe hepsini içinde taşımaya niyetlendiğin bir yaş.

Henri Bergson zaman kavramını irdelerken insanın geçmişi, geleceği ve şimdiki zamanı aynı anda yaşadığını savunuyordu bir asır evvel. Bellekti her anı taşıyan, belleğinde var olan her düşünce, eylem ve tecrübe her an senleydi. İşte aynı buydu hissettiğim. Yeni bir döngüye, yeni bir desteye, yeni bir bahçeye girerken kendimi yeni hissetmeyişim, üzerimdeki tarifsiz dinginlik demek bu yüzden. Çünkü otuz, hemdem dost Dilara’nın dediği gibi aslında “kanadımda izi kaldı” bir yaş. Yaraların, kırıkların, olukların kucak açıldığı bir yaş. Yangınlardan can kurtardığın bir yaş. Kanadını ateşe değdirmekten tereddüt etmediğin noktada, küllerin de toprağına düşeceğini bildiğin bir yaş.

Hoş geldin yeni yaşım, hoş geldin yeni bahçem. Farkında olarak ya da olmayarak aştığım tüm yokuşlarım, çıktığım her bir sınavım, tüm yangınlarım, heveslerim, umutlarım, mutluluklarım.. Mecazen telaş yok demek için ateş yok der ya hani Fransızlar. Telaş yok otuzlarım, henüz şimdi söndürdüm son yanan dileğimi…

Hüzünlü değil, ince geliyor doğum günleri, sanki hep tek bir şarkıyı tek başına hatırlamak gibi uyandırıyor hislerini. Duygularını giyişini sevdiğim Mervo’nun dediği gibi:

Takdir edersiniz ki insanlar doğum günlerinde hassas oluyor.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Yangın tarafından en son yayınlananlar

Yangına Akraba Olmak

Pavana Reddy bir şiirinde “babam fırtınaydı / annem yağmur / bir yangından

Milenyum Girdabı

Bu yazımda bir arkadaşımın başından geçen bir hikayeyi anlatacağım size. Genelde kendimi
YUKARI ÇIK