Aceleci bir sonbahar soğuğu

Kör Nokta

Bu yazı, aceleci bir sonbahar soğuğundan geçiyor. Bu yazı, hayal ettiğim neşeye nazır bir odadan geçiyor. Balkonların tenhalaştığı sonbaharda ben ve boynuma doladığım atkılarım -ki ben söyleyemediklerimi de boğazıma halka halka sararım- içimde kırlangıçların son şarkısı, aklımda yazın son dolunayı… Bir anı ki, hayal kurmaya meyil veriyor inceden. İnsanı mutlu hikayelere, aşkın da yıllarla büyüyüp güçlenebildiğine, su sıcak gelsene der gibi -Lal öyle dedi- çıkıp da bir yükseltiye aşağı süzülmeye heveslendiriyor, canın yanmayacak gibi. Bu yazı, tam da o iskelede aldığım nefesle, onlarca yılın dibine dalacak kadar güçlü hissettiğim o yolculuktan, hayal kurmanın örselenmediği, ötelenmediği çocukluklardan geçiyor.

Hayat kadar ölçülebilen, yönlenebilen, idame ettirilen bir kulvarın dahi çizgilerini birer birer esneten yegane eylem nedir derseniz, hayal kurmaktır derim. Zamana, avlulara, akıllara sığmadan hayal kurmak. Zira hayal kurmanın sonu, tünelin ucundaki parlaklık gibi umut yakıyor hayata. Belki dedirtiyor insana, belki mümkündür. ‘Belki’ mümkünattır, olasılıklardır, boğazında birikenlere açılan ayrı bir odadır. Attığın adımdan şüphe duymadan önce, yeniliğe, bilinmeyene -kim bilir o ihtimale en güzel sürprizim diyebilirsin- güvenmek için sebeptir. Umutlarım, hayallerim ve belkilerim olmasa nasıl tutardım hayatın kenarından?

Hiçbir şeyin imkansız olmadığına inanmasaydım, otuzlarca düğüm sarmasaydım boynuma, her sabaha belki diye başlamasaydım nasıl koşardım yüreğimin ardından dizlerim kanayarak? Çıplak ayak koşarken nasıl yaşardım? Hisleriyle var olan, kendini sevdiği kadar var sayan ve hep de bu yüzden ve sadece bu yüzden dünyasını iyi ihtimallerden dokuyan bir kadın ceplerinden umuttan başka ne çıkarır? Fazla mı naif, dünyaya fazla mı fazla umutkâr? Oysa ürpermeyen kalpten kork diyor dost, üzülmeyen, bölüşmeyen, dahi düşlemeyenden kork. Hayatın inanmaktan başka telafisi yok.

‘Hayalim yok benim, hiç de eksikliğini hissetmedim’ derken unutmuştu bir zamanlar gözlerini kapatıp, o şarkıyı mırıldanıp gönlünden geçirdiğini. Masmavi bir denizde son nefesini veren şairin ‘aşk nedir bilsen tutamazdın kendini’ deyişini. Sana düşlerini hatırlatmayı çok isterdim çocuk. Güvenimizden kırıldığımızda bütün insanlığa küsecek kadar incinmeye karşı umut yeşertmenin şifasını, belki de olur ve belki de öyledir demenin boynumuzdan kaç halkayı azalttığını göstermeyi çok istedim çocuk. Yaraların vardı, yalanların vardı, günün birinde üzerinden atılmayı bekleyen prangaların. Kim olsa taş gibi katılaşırdı sabrı. İzin versen sana anlatırdım. ‘Hayat, derdim, elbet bir gün gönlüne göre yaşayacağın kadar adil davranır, endişelenme. Vicdanın huzurlu olduğu sürece tüm ihtimaller sana hediye. ‘

Yine de, yeniden, birlikte büyüdüğün her şey, herkes, her heves sana tekrar hatırlatmak için başucunda ve iyi ki de öyle. Bir değil bir çok kez düşmek, kanayan kabuklarınla -velev ki yaralandın- yine de koşmak, her yeni gün yeni bir umuttur ve belki de öyledir diyerek ne geçmişi ne geleceği konuşmamak öyle bir kıvılcım ki hayatına, iyi ki var dostlar. İyi ki var o yolculuklar, boynuna doladığın tüm kalkanları bir kenara bırakıp oturduğun o uzun masalar, konuşmadan anlaştığın, gözün dolduğunda bildiğin -bu kız neden duygulanır- burada güvendesin, burada Ece’sin, burada hayat çok “belki”. İşte şimdi bir nefes daha alıp suyun dibinden yüzebilirsin, su sıcak.

Kör bir noktada asılı kalmış ve aslında hiç kaybolmamış tüm ihtimaller, tüm belki’ler ağır ağır çıkıyor suyun üzerine.

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*