Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

Acele ve Aheste

Mazi

Anlatmalı bunu, hem okuması bir asır almayacak kadar kısa bir yazıda, hem sakin bir ses tonuyla anlatmalı. Demeli ki, bekledikleridir insan. Beklemeyi kabul ettikleridir. Her şeyin hız kazandığı ve çabukluğun çareyi kolaylaştırdığı, süratin yavaşlıktan hep daha fazla alkış aldığı bir dönemde aceleyi reddedip ahesteyi seçmek, bir meseleyi, bir kişiyi, bir hikayeyi sevmek emaresidir. Bir sevmek göstergesidir bir şeyleri beklemek! Bunu yazmalı. Hep bir sebebi vardır, insanın zamanı akan değil duran ve lüzumlu yerde bozdurularak kullanılan bir nesneymiş gibi geniş geniş bir şeylere, bir yerlere, bir bekleyişe vermesinin. Beklemeyi seçtiği, uğruna zamanını verdiği her şey insanın kimliğidir. Bu yüzden bir yabancıyı tanımak istediğinde bu soru aklına gelir; “Sen neyi bekliyorsun?”

Nasıl yazsam da yazıyı okuyana bu yazıda zamanı yavaşlatsam… Etrafına bak bahar geldi, birkaç nefes al sakin ve ilk paragrafın dibe çökmesini bekle. Sende bir yere değmesini bekle sözlerimin. Bekledikleri öncelikleridir insanın. Hızlı akan hayatta kimse çünkü önemsemediği yerde duraklamaz. Sene 2017, artık bu devirde vitesi boşa alıp akar herkes sohbet ilgisini çekmediğinde. Ancak merak ettiği yerde durur, güneş alnında parlarken yavaşlar ve önemsediklerini o güneşte kurutur kişi. Bu yüzden büyürken de yaşlanırken de yüzünde o vakte dek beklediklerinin çizgileri durur. Beklemek adabını bilen biri yüzüne baktı mı kaç kere neyi beklediğini şıp diye görür böylece.

Neyi beklediği, nerede bir teneffüs için kenara çektiği kişinin gerçekte kim olduğunu anlatır. Bir şiirin kağıda düşmesini bekleyendeki yürek çarpıntısının adı başkadır, bir kitabın son sayfasını bekleyenin mide ağrısının tabiatı başka. Bir dostluğun başlamasını bekleyenin adımlarındaki heves başkadır, biten şeylerin sızısı geçsin diye bekleyenin duruşundaki kış başka. Yaz mevsiminin hafifliğini bekleyenin gözündeki çocuk ile güzün erken gecelerini bekleyenin yüreğindeki sükûn birbirine benzemez asla. Bazı kadın birey olmanın muzaffer yorgunluğunu bekler, bazısı teğet geçmenin konforunu. Ve ikisi gözlerinde farklı ihtiyaçların şakasını saklar daima.

Sadece geleceğine inandığı şeyi bekler bir de insan. Yani beklemek sade saat değil aynı zamanda inanç işidir. Bazı kadın silah namına yüreğini masaya koyar, kumdan saati çevirir kırar, ve dünyanın bütün yaralı çocuklarını ve ruhlarını iyileştirmek için yola çıkar. Dünya’nın derdest oluşu caydırmaz onu, kaosun, savaşın, bu dağınıklığın adım adım parça parça toparlayacağını herkesten önce anlar. Dünya’nın en kanlı coğrafyasında, sırtında onlarsız kurulmuş bir düzenin çıbanlarıyla sınır kapılarında bekleyen kadınları ve çocukları bekleyen, onları dinleyen, barışı da bekleyebilecek kadınlar. Barışın yarın gelmeyeceğini, ama yarınlarda bir kışın harbiden ve muhakkak harpsiz geçeceğine inananlar.

Öyle kadınlar var, imzası ateş, tutkusu savaş, bekleyişi ama yavaş çünkü zamanı feda etmeden hayalin ifa edilemeyeceğini biliyorlar. Anlatmalı bunu, bazı insanlar hatırda kalan, kalbi tıngırdatan, zamanın geçişine meydan okuyan ve yaşlandıkça insana anısı miras kalan hatıraların ancak bekleyene geldiğine inanıyorlar. Kısık ateşte, günlerce, mevsimlerce pişiriyorlar laflarını. Sonra öyle serin yaz gecelerinde, bir şeyi çok beklemiş insanların sesindeki lakayt hırıltıyla konuşuyorlar. Kahkahaları, uğruna geceler gündüzler feda edilip yazılan satırları arıyorlar. Ve yazıya dökülmeden, hatta zihinde cümlelenip pişmeden, içeride, daha derinde bir yerde daima demlenen fikirleri bulmak için oturuyorlar bütün sohbetlere. Bütün yakınlarında bu sohbetleri bekliyor, bütün tanışlarında bu sohbetleri arıyorlar.

Sohbeti kimbilir ne şahane Don Marquis’ye göre şiir yazmak Büyük Kanyon’dan aşağı bir gül yaprağı atıp yankısını duymayı beklemeye benziyor. Öyle değil mi zaten? Herkes her sabah uyanıyor da bir gül yaprağını kanyondan aşağı bırakıyor. Her gece o ekoyu arayarak uyuyor modern zamanlarda insan. Çok eski bir arkadaşım çok eski bir gün eski bir yazımı okuduktan sonra demişti ki, mesajına ulaşmak için yazının sonunu beklememe gerek olmuyor artık. Bir insan böyle eski dost olmaya, yazının başından yazının sonunu kavramaya ancak çok bekleyerek varabilir. Ancak çok bekleyen dostlar hiç beklemeden birbirini anlayacak bir kıvama gelebilir. Ekoyu daha yaprak kanyondan düşmeden duymak için çok uzun zaman beklemiş olmak gerekir.

Beklemek çünkü en nihayetinde, büyümektir. Evrenin ve anlamın saatinin beşerin keyfinin vaktiyle bir olmadığını öğrenmektir. Anında istenen şeylerin, anında gerçekleşmesinin imkansızlığını bilmektir. Beklemek bir tür gebeliktir, bir sonucu değil süreci doğurtan bir ebeliktir, bir yere varmak değil, bir yere gitmek değil, bir dönüşümün dansını kıpırdamadan etmektir. Bu yüzden de evet beklemek hareket değil hararettir. Edilgendir beklemek. Kendini hayatın ve kısmetin ritmine emanet etmektir. Ve büyümek hangi beklemenin nafile, hangi beklemenin zaruri, hangi beklemenin bir lüks olduğunu görmektir.

Zira bazen de beklemek sadece bir bahanedir.

İstanbul

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Mazi tarafından en son yayınlananlar

Doğmak ve Sağanak

Önce uykudaydım. Sonra uyandım. Tok, kayıtsız bir ses: “Kuvvetli sağanak ben,” diyen,
YUKARI ÇIK