Çünkü iyi bir yazı okumak, iyi bir sohbete katılmak gibi kıymetli

7 SENE – 7 GÜN – SİL BAŞTAN – 7 SENE

Başlangıçlar

Günü hatırlamıyorum ama hafta başıydı eminim. Annemi ağlayarak aramıştım..
-Alo anne?
-Canım söyle.
-Anne Skype’ a girebilir misin? Sana bi.. / Lafım havada kalıyor çünkü annem heyecanla lafa giriyor..
-Tuğçe ne oldu kızım! A ah ne bu sess??!.. NOOOL.. / Atara atar gidere gider! Bu defa ben annemi bölüyorum!
-DUR BİR ANNE YA, Bİ DUR YA! Bİ DUR!.. / Ağlıyorum.. Muhtemelen ayak ve el parmaklarımı sıkıyorum. Bacaklarım da kilit. Hafif titrek bir şekilde nefes alıp veriyorum hatta nefes almıyorum… / Skype’a gir, sana çok önemli bir şey söyliycem. Çok kötü şeyler oldu anne (ince sesle biten anne kelimesi, ağlamak-böğürmekle beraber kalın bir tonda çınlıyor)
-Tamam tamam aç hadi, girdim bile.

Yıl 2009, yer Antwerp.
İçine düştüğüm siyah bir çukur muydu, yoksa tüm kış güneş açmadığı için mi ben bu kadar depresiftim?
Hayallerimdeki senaryo ile içinde bulunduğum gerçeklik çok farklıydı. Bir ikizler burcuna da ancak bu yakışırdı. İki farklı dünya ve ortasında, Brederode Straat’tan, nam-ı diğer Türk mahallesi, aldığı kırmızı mercimeği eze eze kış geçiren bir kız..
(O kış çok sertti. Benim de o dönem hayattaki tek başarım lezzetli mercimek çorbası yapıp yabancı arkadaşların gönlünü çalmaktı. 1 paketten delicesine çorba çıkarabildiğim için, tüm Belçika’yı mercimek çorbası içmeye evime davet ediyordum. Onlar da şarap getiriyorlardı. Hafif gazlı ve ekşi bir mideyle tüm kışı geçirdim. Ama mercimek çorbama aldığım iltifatlar olmasa, cidden ruhen bitmiştim..)
Neyse konumuza geri dönelim…

Geleceğe dair hayal ettiğim senaryom şu şekildeydi;
Okul bitmiş, iş bulmuşum, çok mutluyum. İstediklerimi kendi kazandığım paralarla alabiliyorum, ailemin gurur ve övünç kaynağıyım. Evlenmişim falan… Artık vizem var, sorunum yok. Düzenli kuaföre gidebiliyorum ve daha büyük bir eve geçmişim… Seyahat ediyorum, annemler gelip gidiyorlar… Bisikletle işe giderken rüzgar bana kendimi iyi hissettiriyor, saçlarım ne rujuma yapışıyor ne de gözüme giriyor. Ha evet, ruj seviyorum! Güne gülerek uyanıyorum..
Hayat ne güzel ya! Mevsim ilkbahar. Belçika’nın en güzel dönemi… Sarımsak soslu patates kızartması 23 kalori mi ne… Hani o kadar az…
Ben hayalimdeki her sahneye Venüs’ ün doğuşu gibi doğuyorum. Dikkat ederseniz sahneye girmiyorum, o sahneye, o hayale DOĞUYORUM.
İŞTE BU!

Gerçek ise;
Bir türlü iş bulamıyorum, hala akşamları Borgerhout’ta bir barda çalışıyorum ve hala fıçı değiştirirken isyan ediyorum çünkü yeni fıçıyı takarken her yer bira oluyor. Önemli bir detay paylaşmak isterim; içime mükemmeliyetçilik ve iş aşkı nasıl işlemişse, hiçbir zaman “neden fıçı değiştiriyorsun a salak” diye sorgulamıyorum… “Bu fıçıyı neden değiştiremiyorsun? Salak mısın?” diye sorguluyorum.. İstenen köpükte birayı bardağa dökemiyorum. Zaten fıçı değiştirmeye aşağı inip döndüğümde barın önünde içki bekleyen insan sayısı artmış oluyor; ben panikle hangi birine yetişeceğimi bilemiyorum. Patates kızartmasının kalorisine hiç değinmeyeceğim bile, sossuz hali bile çok fena… Kazandığım parayla ancak istediğim ekmek ve benzeri gıdayı alıyorum, çok mutlu değilim çünkü hava hep gri, vize sorunum tavan yapmış durumda. Güne yan uyanıyorum. Yani uyanıp, yatar pozisyonda uzun uzun kalorifere bakıyorum. Hani tam bağımsız filmlerde olan depresif sahnelerden… Havada toz uçuşmalı… Belçika’da kalabilmek için tekrar kendimi okula yazdırmışım bu yüzden öğrenci vizem var, iş görüşmelerinde bu yüzüme çarpılıp dururken, paralel evrende vizesel ve gençsel heyecanlardan dolayı, ani verdiğim evlilik kararını yüzüme gözüme bulaştırıyorum ve 2018 posta kodlu Antwerp’in bir bölgesinde bulunan evimden, annemle Skype yaparken buluyorum kendimi… Ağlayıp hayata isyan ederken…

Ve o konuşmaya geri dönüyoruz:
“Anne, evlilik düğün müğün yok. Artık buradaki hikaye bitti. Vazgeçtik biz, zaten iş güç de bulamıyorum. 1 haftada bir şekilde evi kapayıp dönmem lazım.. Asmalı (kedim) için de veterinerle konuştum. Pasaport çıkartıp, çip taktırıp yanımda getireceğim, onu bırakamam burada. Lütfen gelip bana yardım eder misin anne? İstersen babamdan ben izin alırım.. Ne bu evi tek başıma toplayabileceğim; ne de bu ağırlığı tek başıma kaldırabileceğim… Anneaaaa… Anneeee yalvarırım gel.”

Hazırlık sınıfında can ve can’t’leri cümle içinde kullanmayı öğreniyorduk. Yapamamıştım, anlamamıştım ve eve gelip süper akıllı ve güzel ablama, 1 milyar parçalık puzzle’ını yaparken yalvarmıştım.
YAPAMIYORUUUM! YARDIIIM EEEET! diye böğürmüştüm desek daha doğru olacak.

O da ‘of course you can’ (tabii ki yapabilirsin) demiş, yine kalbimi kazanmıştı. Puzzle’ını bırakıp oturmuş ve bu kadar ağlamamam gerektiğini, bunların hayatta küçük dertler olduğunu, güçlü olmam gerektiğini söylemişti. Güç ondaydı. Şimdi bakınca evet haklıydı, ama ben o sırada 12 yaşında yağlı saçlı bir kızdım. Haklı olduğunu anlasam, önce ağlamayı bırakır duş muş alırdım.

Bu tip nasihatler hayat boyu bana iki ablam, annem ve babam tarafından verilmiş, beni kudurtmuştu. Sevgiliden ayrılırsın, bu da gelir bu da geçer.. Cüzdan çaldırırsın, olur bunlar.. Trafikte ceza alır ilk kavganı verirsin , ‘e abartma canım, yaşaya yaşaya öğrenicen. Olur böyle şeyler’… E tabii onlar da ne yapsın? Dizinin tüm bölümlerini birebir yaşamışlar, reklam aralarını beklemişler, kah gülmüş kah üzülmüşler.. Bayıyor tabii baştan aynı filmi izlemek.

Ama bu kez bu nasihati veremeyeceklerdi! Bu defa ağır bir süreçten geçiyordum ve enkaz gibiydim. Ne kadar durumuma üzülsem de, tek tesellim bu defa bana ‘bu da gelir bu da geçer, ağlama gönlüm ağlamaaa’ edebiyatı yapılmayacaktı.
Çünkü mutsuzluğun tüm zerresini yaşamak için çok geçerli sebeplerim vardı. 7 senelik hikayemin sonuna gelmiştim. Artık Belçika defteri kapanıyordu ve kapamak için 7 günüm vardı…

Eeee nooldu?
2018 posta kodlu adresimi belediyeden sildirdim, o defteri de kapattım.
Şu an 2018 ile tek bağlantım, gelecek 2018 ilkbahar-yaz koleksiyonu ilham araştırmam.
HAHAHAHAHAHA!!!!!!! OH BEEEEEE…

‘Ulan millet neleri atlatıyor’ diyor olabilirsiniz, bunu tüy sıklet bir deneyim olarak algılamanızı da anlıyorum, el ve ayaklarımın da tuttuğunun, buna da şükretmem gerektiğinin de farkındayım. Ama o da benim kendi büyüme sancımdı, ıkınma sürecimdi, hayatta bir girdaptı. Dönmek benim için bir yenilgiydi. Başka şansım yoktu diye döndüm. Kadın olmak evlenmekle gelir sanıyordum. Çünkü o zaman olgunlaşacaktım, ablamlara yaklaşacaktım ama yapamadım. Çok üzgündüm.. Babam ‘Bir başarıyı tekrarlayamazsan o başarı tesadüftür’ demişti. Benim de tüm hayatım bir tesadüftü çünkü ben başarısızdım. Zaten başarının ne olduğu ile ilgili tüm fabrika ayarlarım şaşmıştı…
Bu olayın üstüne bu ay tam 7 sene geçmiş! 7 seneyi 7 günde kapat, 7 sene sonra o günleri hatırla ve yazıya dök! Geçmez sandım, bitti! Bir şeyler hortlar beni üzer sandım; meğerse bazı anıların reenkarnasyonu olmuyormuş. Ölüp gidiyorlarmış. Zaten bitti – bittik – bittim benler ve ayrılıklar, yeni başlangıçların ilk günleri oluyorlarmış…

Peki ben bu yazıyı niye yazdım?
Çünkü bu defa canımın bir diğer yarısı sevgili ablam, her telefon konuşmamızda, hayatının 18 senesini beraber geçirdiği insanı hayatından çıkarmanın ağırlığını bana anlatırken, mutfakta pijamalarımızla karşılıklı oturup sigara içerken, dışarı kahve içmeye gittiğimizde, mekanlar dar geldiğinde ve ben, ona kuru kuru ‘seni anlıyorum’ derken, aslında gerçekten anladığımı anlatmak için yazdım!
Aslında bu yeni hayatının ilk günlerinden biri! Mevsim ilkbahar, önümüz ise karpuz tadında geçecek yaz.. Yeni hayatının tadını çıkardığın günleri görmek için sabırsızlanıyorum.
xxx

Bu yazıyı paylaş...

Bir Cevap Yazın

Email adresiniz gözükmeyecektir.

*

Başlangıçlar tarafından en son yayınlananlar

Bitirmeden başlayanlar

‘Başlamak bir hevesle can bulur, kararlılık ve azimle akıp yolunu bulur ve
YUKARI ÇIK